18. Mertebe: Kâinâtın Hey'et-i Mecmuası (Hudûs ve İmkân)
Sonra, bir fakir insana değil fânî ve muvakkat bir tarlayı, bir hâneyi, belki koca kâinâtı ve dünya kadar bir mülk-ü bâkîyi kazandıran ve bir fânî adama, ebedî bir hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçâreyi i'dâm-ı ebedîden kurtaran ve saâdet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdâr sermâye-i insaniyenin îmân olduğunu bilen mezkûr misâfir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki: “Haydi, ileri!” Îmânın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinâtın hey'et-i mecmuasına müracaat edip, “O da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczâsından aldığımız dersleri tekmîl ve tenvir etmeliyiz” diye, Kur'ândan aldığı geniş ve ihâtalı bir dûrbîn ile baktı, gördü:
Bu kâinât, o kadar mânidâr ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab-ı Sübhânî.. ve cismânî bir Kur'ân-ı Rabbânî.. ve müzeyyen bir saray-ı Samedânî.. ve muntazam bir şehr-i Rahmânî sûretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimâtları, hattâ harfleri ve bâbları ve fasılları ve sayfaları ve satırları.. umumunun, her vakit mânidârâne mahv u isbâtları ve hakîmâne tağyîr ve tahvîlleri; icmâ ile, bir Alîm-i Külli Şey’in ve bir Kadîr-i Külli Şey’in ve bir musannifin, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münâsebetini bilen, riâyet eden bir Nakkàş-ı Zülcelâl’in ve bir Kâtib-i Zülkemâl’in vücûdunu ve mevcûdiyetini bilbedâhe ifâde ettikleri gibi, bütün erkân ve envâ'ıyla ve eczâ ve cüz'iyâtıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve vâridât ve masârifâtıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmet-perverâne tecdîdleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören àlî bir ustanın ve misilsiz bir sâni'in mevcûdiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinâtın azametine münâsib iki büyük ve geniş hakikatin şehâdetleri, kâinâtın bu büyük şehâdetini isbât ediyorlar.
#### Birinci Hakikat {17}
BİRİNCİ HAKİKAT: Usûlü'd-din ve ilm-i kelâmın dâhî ulemâsının ve hükemâ-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhânlarla isbât ettikleri “hudûs” ve “imkân” hakikatleridir. Onlar demişler ki: “Mâdem âlemde ve herşeyde tağayyür ve tebeddül var; elbette fânîdir, hâdistir, kadîm olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşeyin zâtında vücûdu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir; elbette vâcib ve ezelî olamaz... Ve mâdem muhâl ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâd etmek mümkün olmadığı kat'î bürhânlarla isbât edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücûd’un mevcûdiyeti lâzımdır ki: Nazîri mümteni', misli muhâl ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak.”
Evet hudûs hakikati, kâinâtı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü, gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki; herbirisinin hadsiz efrâdı bulunan ve herbiri
