Dördüncü Mesele
DÖRDÜNCÜ MES'ELE:
Rivâyette var ki: “Âhirzamanda, Allah Allah diyecek kalmaz.”
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلَّا اللّٰهُ bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: “Allah!. Allah!. Allah!, deyip zikreden tekyeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezân ve kamet gibi şeâirde İsmullâh yerine başka isim konulacak.” demektir. Yoksa, umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü; Allah’ı inkâr etmek, kâinâtı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukû'unu akıl kabûl etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyâmet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin rûhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyâmet kâfirlerin başlarında patlar.
Beşinci Mesele
BEŞİNCİ MES'ELE:
Rivâyette vardır ki: “Âhirzamanda Deccâl gibi bir kısım şahıslar, ulûhiyet da'vâ edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.”
Allâhu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Nasıl ki pâdişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük pâdişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de; tabîiyyûn ve maddiyûn mezhebinin başına geçen o eşhâs, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nev'i rubûbiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubûdiyetkârâne serfürû ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.
Altıncı Mesele
ALTINCI MES'ELE:
Rivâyette var ki: “Fitne-i Âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.” Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azâb-ı kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ.. مِنْ فِتْنَةِ آخِرِ الزَّمَانِ vird-i ümmet olmuş.
Allâhu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftûn eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya’da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyâl olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâl-perest erkekler dahi, nefsine mağlûb olup o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyâtları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedârlık ile pervâne gibi nefis-perestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.
