İkinci Hakikat: “Rahmâniyet” {31}
Bizim yolcunun üçüncü menzilde gördüğü
İKİNCİ HAKİKAT: “Rahmâniyet” hakikatidir. Yani, gözümüzle görüyoruz: Birisi var ki; bize, zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleriyle doldurmuş.. bir ziyâfetgâh yapmış ve rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahîmiyet ve hakîmiyetin binlerle kıymetdâr ihsânlarını câmi' bir mahzen yapmış ve zemini, devr-i senevîsinde, bir ticâret gemisi hükmünde, her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniye ve hayatiyenin yüzbin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nev'i sefîne veya şimendifer gibi ve her baharı ise, erzâk ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahîmâne beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o ni'metlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihâlar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş.
Evet, Âyet-i Hasbiyeye dair olan Dördüncü Şuâ’da izâh ve isbât edildiği gibi, bize öyle bir mide vermiş ki; hadsiz taamlardan lezzet alır.
Ve öyle bir hayat ihsân etmiş ki; duygularıyla –bir sofra-i ni'met gibi– koca cismânî âlemde, hadsiz ni'metlerinden istifade eder.
Ve öyle bir insaniyet bize lütfetmiş ki; akıl ve kalb gibi çok âletleriyle hem maddî, hem manevî âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır.
Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır.
Ve öyle bir îmân hidayet etmiş ki; dünya ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envârından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefîd eder. Güyâ rahmet tarafından bu kâinât hadsiz antika ve acîb ve kıymetli şeylerle tezyîn edilmiş bir saraydır ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.
İşte böyle dünyayı ve âhireti ve herşeyi kaplamış bir rahmet, elbette (o rahmet) vâhidiyet içinde bir ehadiyetin cilvesidir.
Yani, nasıl ki güneşin ziyâsı, mukâbilindeki umum eşyayı ihâta etmesiyle vâhidiyete bir misâl olduğu gibi; parlak ve şeffâf herbir şey dahi –kàbiliyetine göre– güneşin hem ziyâsını, hem harâretini, hem ziyâsındaki yedi rengini hem aks-i misâlini almakla ehadiyete bir misâl olduğundan, elbette o ihâtalı ziyâyı gören adam “Arzın güneşi vâhiddir; bir tektir.” diye hükmeder. Ve her parlak şeyde, hattâ katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyetini yani, bizzat güneşi –sıfatlarıyla– “herşeyin yanındadır ve herşeyin âyine-i kalbindedir.” diye, bilir.
