bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise... Bu mes'ele Risale-i Nurda beyân edildiğinden, onu ona havâle ile burada bu kadar deriz ki:
Dünyada mütesânid hiçbir hânedân ve mütevâfık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemâat yoktur ki, Âl-i Beyt’in hânedânına ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemâatine yetişebilsin.
Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler manevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur'âniyenin mayası ile ve îmânın nuruyla ve İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhir zamanda Şerîat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkàniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihyâ ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan “ Büyük Mehdi ”nin kemâl-i adâletini ve hakkâniyetini dünyaya göstermeleri gayet ma'kul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarûrî ve hayat-ı ictimâiye-i insaniyedeki düsturların muktezâsıdır...
Yirminci Mesele
YİRMİNCİ MES'ELE:
Güneşin, mağribden çıkması ve zeminden dâbbetü'l-arzın zuhûrudur.
Amma güneşin mağribden tulû'u ise, bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyâmettir. Ve bedâheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semâviye olduğundan tefsiri ve mânâsı zâhirdir, te'vile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki:
Allâhu a'lem, o tulû'un sebeb-i zâhirîsi: Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup, –İzn-i İlâhî ile başını başka seyyâreye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp– garbdan şarka olan seyahatini irâde-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garbdan tulû'a başlar. Evet, arzı şems ile, ferşi arş ile kuvvetli bağlayan Hablullâhi'l-metîn olan Kur'ânın kuvve-i câzibesi kopsa; küre-i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garbdan çıkar. Hem müsâdeme neticesinde emr-i İlâhî ile kıyâmet kopar diye bir te'vili vardır.
Amma “Dâbbetü'l-Arz”: Kur'ânda, gayet mücmel bir işâret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsîli ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'î bir kanâatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلَّا اللّٰهُ Nasıl ki kavm-i Fir'avun’a “çekirge âfâtı ve bit belâsı” ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe’ye “Ebâbil kuşları” musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyân’ın ve Deccâlların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc’ün anarşistliği ile fesâda ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak,
