O ise hem Rabbim, hem İlâhım, hem bana karşı gayet merhametli ve şefkatli bulunduğuna kat'î îmânım öyle kâfî ve vâfî ve elemsiz ve dâimî bir lezzet ve saâdettir ki, ta'rif edilmez. Ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِيمَانِ ne kadar yerindedir diye âyetten fehmettim.
İşte hayatın hakikatine ve hukukuna ve vazifelerine ve manevî lezzetine ait olan bu dört mes'ele gösterdiler ki; hayat, Zât-ı Bâkî-i Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça, hem bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakmaz diye bu âyetten dersimi aldım ve niyet ve tasavvur ve hayâlce bütün hayatların ve zîhayatların namına ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ dedim.
Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
ALTINCI MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE:
Müfârakat-ı umumiye hengâmı olan harâb-ı dünyadan haber veren âhir zaman hâdisâtı içinde müfârakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl-perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda dâimî ve tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi ve tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda bir medâr-ı tesellî bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle mânâma bak!” Ben de, Sûre-i Nurdaki Âyet-i Nur’un rasathânesine girip îmânın dûrbîniyle Âyet-i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr-u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm:
Nasıl ki; âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân-ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâli ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân-ı seb'asının gizli güzelliklerini izhâr ediyorlar. Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemîl-i Zülcelâl’in cemâl-i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan esmâ-i hüsnâsının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları
