► (112) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Hàlis, Sebatkâr, Fedâkâr Kardeşlerim!
Evvelâ: Sırr-ı ﴾ اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ﴿ hiç yanımda bulunmadığının sebebi, eski zamanda iki hiss-i kable'l-vukû'umda bir iltibas olmuş.
Birincisi: Bir hiss-i kable'l-vukû' ile yalnız vatanımızda dehşetli bir hâdiseyi ve zâlimlerin musîbetini hissettim. Hâlbuki büyük dâirede, zemin yüzünde, haber verdiğimiz gibi oniki sene sonra aynen o sırr-ı azîm görüldü. Benim istihrâcımı gerçi zâhiren bir parça tağyîr etti. Fakat hakikat cihetinde pek doğru ve ayn-ı hakikat meydâna çıktı. Bunun için o risaleyi yanımda bulundurmuyorum ve başkalarına vermiyorum.
İkincisi: Kırk sene evvel tekrarla dedim: Bir nur göreceğiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük dâire-i vataniyede zannederdim. Hâlbuki o nur, Risale-i Nur idi. Nur Şâkirdleri’nin dâiresini, umum vatan ve memleket siyâsî dâiresi yerinde tahmin edip sehiv etmiştim. ∗∗∗
► (113) ◄
Müdür bey! Size teşekkür ederim ki, kurtuluş bayramının bayrağını koğuşuma taktırdınız. Harekât-ı milliyede İstanbul’da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvât-ı Sitte eserimi tab' ve neşrile belki bir fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemâl şifre ile iki defa beni Ankara’ya taltif için istedi. Hattâ demişti: “Bu kahraman hoca bize lâzımdır.” Demek, benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır.
Said Nursî ∗∗∗
