bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şâhid göstererek Zât-ı Hayy-ı Kayyûmu bildirir. Ve kâinâtı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, dâima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine-i ekber sûretine çevirir. Ve bu kıyâsla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinât kadar Zât-ı Akdesi bildirir, tanıttırır.
Hem o sıfatlar Zât-ı Zülcelâl’in vücûduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücûduna ve tahakkukuna ve o Zâtın hayatdâr ve diri olduğuna dahi bedâhetle delâlet ederler. Çünkü; bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik emâresi; görmek, dirilere mahsûs; irâde, hayat ile olabilir; ihtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.
İşte, bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinât kadar delilleri ve kendi vücûdunu ve mevsufun vücûdunu bildiren bürhânları vardır ki, bütün sıfatların esâsı ve menba'ı ve ism-i a'zamın masdarı ve medârı olmuştur. Risale-i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli bürhânlar ile isbât ve bir derece izâh ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifâ ediyoruz.
#### İkinci Hakikat {20}
İKİNCİ HAKİKAT: Sıfat-ı kelâmdan gelen tekellüm-ü İlâhîdir.
﴾ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي ﴿ âyetinin sırrıyla: Kelâm-ı İlâhî, nihâyetsizdir. Bir zâtın vücûdunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihâyetsiz bir sûrette Mütekellim-i Ezelînin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet eder. Bu hakikatin iki kuvvetli şehâdeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde beyân edilen vahiyler ve ilhâmlar cihetiyle ve geniş bir şehâdeti dahi, onuncu mertebesinde işâret edilen Kütüb-ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diğer şehâdeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân cihetiyle geldiğinden, bu hakikatin beyân ve şehâdetini o mertebelere havâle edip o hakikati mu'cizâne ilân eden ve şehâdetini sâir hakikatlerin şehâdetleriyle beraber ifâde eden
﴿ شَهِدَ اللّٰهُ أَنَّــهُ لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَأُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴾
âyet-i muazzamanın envârı ve esrârı, bizim bu yolcuya kâfî ve vâfî gelmiş ki, daha ileri gidememiş.
