ise sevâbı, hem hakikati gibi çok vücûdlarını bırakır, sonra perde altına girdiği gibi; aynen öyle de: Bu vücûdum ve her zîhayatın vücûdu, zâhirî vücûddan gitse, zîrûh ise hem rûhunu, hem mânâsını, hem hakikatini, hem misâlini, hem mâhiyet-i şahsiyesinin dünyevî neticelerini ve uhrevî semerelerini, hem hüviyet ve sûretini; hâfızalarda ve elvâh-ı mahfûzada ve sermedî manzaraların film şeritlerinde ve ilm-i ezelînin meşherlerinde ve kendini temsîl eden ve bekà veren fıtrî tesbihâtını defter-i a'mâlinde ve esmâ-i İlâhiyenin cilvelerine ve mukteziyâtlarına fıtrî mukàbelelerini ve vücûdî âyinedârlıklarını dâire-i esmâda ve daha bunlar gibi zâhirî vücûdundan daha kıymetdâr müteaddid manevî vücûdlarını kendi yerinde bırakır, sonra gider; ilmelyakìn sûretinde bildim.
İşte îmân ve îmândaki şuûr ve intisab ile bu mezkûr bâkî, manevî vücûdlara sâhib olunabilir. Îmân olmazsa, bütün o vücûdlardan mahrum olmakla beraber zâhirî vücûdu dahi onun hakkında ademe ve hiçliğe gider gibi zâyi' olur.
Bir zaman bahar çiçeklerinin çabuk mahvolmalarına çok yazığım geliyordu; hattâ o nâzenînlere acıyordum. Burada beyân edilen hakikat-i îmâniye gösterdi ki, o çiçekler âlem-i mânâda çekirdeklerdir. Sâbıkan beyân ettiğimiz rûhtan başka bütün o vücûdları meyve veren birer ağaç, birer sünbül hükmünde nur-u vücûd noktasında kazançları bire yüzdür. Zâhirî vücûdları mahvolmaz, saklanır. Hem bâkî olan hakikat-i nev'iyesinin tazelenen sûretleridir. Geçen baharda yaprak, çiçek, meyve gibi mevcûdâtı, bu bahardakinin mislidirler. Fark yalnız itibarîdir. O itibarî fark dahi, bu hikmet kelimelerine ve rahmet sözlerine ve kudret harflerine ayrı ayrı, müteaddid mânâları verdirmek içindir bildim. Yazıklar yerinde “Mâşâallâh, Bârekallâh” dedim.
İşte îmânın şuûruyla ve îmân râbıtasıyla, arz ve semâvât san'atkârına intisab noktasında gökleri yıldızlarla, zemini çiçekler ve güzel mahlûklarla yapan, süslendiren ve böyle herbir san'atta yüzer mu'cize gösteren bir san'atkârın eser-i san'atı ve böyle hadsiz hàrikalı bir ustanın yapılışı olmak, ne kadar antika ve kıymetdâr ve şuûru varsa ne kadar iftihar eder ve şereflenir diye uzaktan hissettim. Hususan o nihâyetsiz mu'cizekâr usta, koca semâvât ve arzın büyük kitabını insan gibi küçük bir nüshada yazsa, belki insanı o kitaba müntehab ve mükemmel bir hülâsa yapsa; o insan ne kadar büyük bir şeref, bir kemâl, bir kıymete medâr ve îmân ile mazhar ve şuûr ve intisab ile o şerefe sâhib olacağını bu âyetten ders aldığımdan niyet ve tasavvur cihetinde bütün mevcûdâtın dilleriyle ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ dedim.
