Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganîmeti, malları, erzâkları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır. Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü, bütün şerefi ve manevî ganîmeti, o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemâate, orduya tevzî' edilir ve menfîler ve tahribât ve kusurlar başa verilir. Çünkü: Bir şeyin vücûdu, bütün şerâitin ve erkânının vücûdu ile olur ki; kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademi ile ve bir rüknün bozulması ile olur, mahvolur, bozulur. O fenâlık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücûdîdir. Başlar sâhib çıkamazlar. Fenâlıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes'ûl olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki, bir aşîret fütûhât yapsa, “Âferin Hasan Ağa” mağlûb olsa, aşîrete “tuh” diye, aşîret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hüküm edilir. Aynen öyle de; beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güyâ adliye nâmına hükmetti.
Aynen bunun hatâsı gibi: Eski Harb-i Umumîden biraz evvel, ben Van’da iken, bazı dindar ve müttakì zâtlar yanıma geldiler. Dediler ki: “Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirâk et. Biz bu reislere isyan edeceğiz.”
Ben de dedim: “O fenâlıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsûstur. Ordu onun ile mes'ûl olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki, yüzbin evliyâ var. Ben bu orduya karşı kılınç çekmem. Ve size iştirâk etmem.” O zâtlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler, neticesiz Bitlis hâdisesi vücûda geldi. Az zaman sonra, Harb-i Umumî patladı. O ordu, din nâmına iştirâk etti, cihada girdi, o ordudan yüzbin şehîdler evliyâ mertebesine çıkıp beni o da'vâmda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermânlarını imzaladılar. Her ne ise.. biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü: Hiçbir hissiyatla ve haricî te'sirâtla müteessir olmamak mâhiyetinin kat'î bir hàssası bulunan adâlet hakikati nâmına, cüz'î ve hatâ hissiyat ve tarafgirlik ile bize ve Risale-i Nura karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeiumumînin acîb vaziyeti beni bu uzun ifâdeye sevketti.
Dördüncü Esâs: Eskişehir Mahkemesi, yüzer risaleleri ve mektûbları dört ay tedkikten sonra yalnız yüzyirmi adamdan, onbeş adama altışar ay ceza ve bana da, yüz risaleden yalnız bir-iki risalede onbeş kelime ile bir sene ceza verebildi. Tarîkatçılık ve cem'iyetçilik ve şapka mes'elelerinde berâet ettirdiler. Biz dahi o cezayı çektik. Ondan sonra Kastamonu’da çok defa taharrîlerde hiçbir ilişiğimi bulmadılar. Ve kaç sene evvel Isparta’da
