İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 19 / 656
19

Elhâsıl: Kâinâtta görünen binlerle ef'âl-i umumiyenin ve cilveleri görünen yüzer esmâ-i İlâhiye’nin herbirinin hem hâkimiyeti, hem kibriyâsı, hem kemâli, hem ihâtası, hem ıtlâkı, hem nihâyetsizliği vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer bürhânıdırlar.

Hem nasıl ki, bir fevkalâde kuvvet, fa'âliyete girmek için istilâ etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de, herbir fiil-i rubûbiyet ve herbir cilve-i esmâ-i ulûhiyet, o derece fevkalâde kuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki; eğer hakîmiyet-i âmme ve adâlet-i mutlaka olmasa idi ve onları durdurmasa idi, herbiri umum mevcûdâtı istilâ edecekti. Meselâ: Kavak ağacını umum zeminde halkeden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki; onun yanında ve efrâdı içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdali misillû ağaçların kavağa bitişik olan cüz'î ferdlerini, o kavak nev'ini tamamen, birden zapteden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istilâ etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın. Evet, herbir nev'i mahlûkatta, belki herbir ferdde tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudret hissediliyor ki, bütün kâinâtı istilâ ve bütün eşyayı zabt ve bütün mevcûdâtı hükmü altına alabilir bir mâhiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, iştirâki hiçbir cihette kabûl edemez, şirke meydân vermez.

Hem nasıl ki, bir meyvedâr ağacın sâhibi, o ağaçtan en ziyâde ehemmiyet verdiği ve alâkadarlık gösterdiği cihet ve madde, o ağacın meyveleri ve dallarının uçlarındaki semereleri ve tohumluk için o meyvelerin kalblerinde ve bizzat kalbleri olan çekirdekleridir. Ve onun mâliki, aklı varsa, o dallardaki meyveleri başkalara dâimî temlik edip, boş boşuna mâlikiyetini bozmaz. Aynen öyle de; şu kâinât denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebâtât ve hayvanat ve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice-i hilkatleri olan ubûdiyetlerini ve şükürlerini ve bilhassa o meyvelerin cem'iyetli çekirdekleri olan kalblerini ve zahr-ı kalb denilen kuvve-i hâfızalarını başka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptırmaz ve kaptırmakla saltanat-ı rubûbiyetini kırmaz ve kırmakla ma'bûdiyetini bozmaz.

Hem dâire-i mümkinâtın ve kesretin en müntehâsında bulunan cüz'iyâtta, belki o cüz'iyâtın cüz'iyât-ı ahvâlinde ve keyfiyâtında makàsıd-ı rubûbiyet temerküz ettiğinden, hem de ma'bûdiyete uzanan ve Ma'bûd’a bakan minnetdârlıkların ve teşekkürâtların ve perestişliklerin menşe'leri onlar olduğundan, elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini ibtal etmez. Ve hikmetini ibtal etmekle ulûhiyetini iskàt etmez. Çünkü, mevcûdâtın icâdındaki en mühim makàsıd-ı Rabbâniye, kendini zîşuûrlara tanıttırmak ve sevdirmek ve medh-ü senâsını ettirmek ve minnetdârlıklarını kendine celbetmektir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.