Meselâ: Nasıl ki, güneşin azamet-i nuru ve kibriyâ-yı ziyâsı, perdesiz ve yakınında bulunan başka zaîf nurlara hiçbir cihetle ihtiyaç bırakmadığı ve te'sir vermediği gibi, öyle de, kudret-i İlâhiyenin azamet ve kibriyâsı dahi, ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir icâdı, hiçbir hakîki te'siri vermez. Ve bilhassa kâinâttaki bütün makàsıd-ı Rabbâniyenin temerküz ettiği yeri ve medârları olan zîhayat ve zîşuûrları başkalara havâlesi kàbil değil. Hem hilkat-i insaniyenin ve hadsiz envâ'-ı ni'metin icâdındaki gayelerin tezâhür ettiği yerleri, menşe'leri olan zîhayatların cüz'iyâtındaki ahvâl ve semerâtı ve neticeleri başka ellere havâlenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. Meselâ, bir zîhayat, cüz'î bir şifâsı veya bir rızkı veya bir hidayeti için Cenâb-ı Hak’tan başkasına hakîki minnetdâr olmak ve başkasına perestişkârâne medih ve senâ etmek, rubûbiyetin azametine dokunur ve ulûhiyetin kibriyâsına ilişir ve ma'bûdiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur; celâlini müteessir eder.
Amma, kemâlin sırr-ı vahdete işâreti ise; yine Risale-i Nurda çok parlak bürhânlarıyla beyân edilmiştir. Gayet muhtasar bir meâli şudur ki: Semâvât ve arzın hilkati, bilbedâhe gayet kemâlde bir kudret-i mutlakayı ister. Belki, herbir zîhayatın acâib cihâzâtı dahi kemâl-i mutlakta bir kudreti iktiza eder. Ve aczden münezzeh ve kayıttan müberrâ bir kudret-i mutlakadaki kemâl ise, elbette vahdeti istilzam eder. Yoksa, kemâline nâkìsa ve ıtlâkına kayıt konmak ve nihâyetsizliğine nihâyet vermek ve en kavî bir kudreti en zaîf bir acze sukùt ettirmek ve nihâyetsiz bir kudrete, nihâyetsiz olduğu bir vakitte, bir mütenâhî ile nihâyet vermek lâzım gelecek. Bu ise, beş vecihle muhâl içinde muhâldir.
Amma, ıtlâk ve ihâta ve nihâyetsizliğin vahdete şehâdetleri ise; o dahi Sirâcü'n-Nur Risalelerinde tafsîlen zikredilmiş. Bir muhtasar meâli şudur: Mâdem, kâinâttaki ef'âlin herbiri, kendi eserinin etrafa istilâkârâne yayılması ile herbir fiilin ihâtasını ve ıtlâkını ve hadsiz bulunduğunu ve kayıtsızlığını gösterir. Ve mâdem, iştirâk ve şirk ise; o ihâtayı inhisar altına ve o ıtlâkı kayıt altına ve o hadsizliği had altına alıp ıtlâkın hakikatini ve ihâtanın mâhiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhît olan o ef'âlde iştirâk muhâldir, imkânı yoktur. Evet, ıtlâkın mâhiyeti iştirâke zıttır. Çünkü, ıtlâkın mânâsı, hattâ mütenâhî ve maddî ve mahdûd bir şeyde dahi olsa, yine istilâkârâne ve istiklâldarâne etrafa, her yere yayılır, intişar eder. Meselâ: Hava ve ziyâ ve nur ve harâret, hattâ su, ıtlâka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar. Mâdem ıtlâk ciheti, cüz'îde dahi olsa, maddîleri, mahdûdları böyle müstevlî yapıyor. Elbette küllî bir ıtlâk-ı hakîki, böyle hem nihâyetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hududsuz, hem kusurdan müberrâ olan sıfatlara öyle bir istilâ ve ihâta verir ki, şirk ve iştirâkin hiçbir cihet-i imkânı ve ihtimali olamaz.
