İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 20 / 656
20

Bu ince sır içindir ki; şükrü ve perestişi ve minnetdârlığı ve muhabbeti ve medhi ve ubûdiyeti intac eden rızık ve şifâ ve bilhassa hidayet ve îmân gibi dâire-i kesretin en âhirindeki cüz'î ve küllî bu gibi fiiller ve in'âmlar, doğrudan doğruya kâinât Hàlık’ının ve umum mevcûdât Sultanının eseri ve ihsânı ve in'âmı ve hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân meselâ:

﴿ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ ﴾ ﴿ اِنَّكَ لاَ تَهْدِى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِى مَنْ يَشَٓاءُ ﴾ ﴿ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ ﴾

gibi âyetlerle tekrar ile rızkı ve hidayeti ve şifâyı, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûda veriyor ve onları ihsân etmek: “Ona mahsûs ve Ona münhasırdır.” diyor ve gayet şiddetle gayrın müdâhalesini reddediyor. Evet, ebedî bir dâr-ı saâdeti kazandıran îmân ni'metini veren, elbette ve her hâlde o dâr-ı saâdeti halk eden ve îmânı ona anahtar yapan bir Zât-ı Zülcelâl’in ni'meti olabilir. Başkası bu derece büyük bir ni'metin mün'imi olarak ma'bûdiyetin en büyük penceresini kapayıp, en ehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.

Elhâsıl: Şecere-i hilkatin en müntehâsındaki en cüz'î ahvâl ve semerât, iki cihetle tevhide ve vahdete işâret ve şehâdet ederler.

Birincisi: Rubûbiyetin, kâinâttaki maksadları onlarda tecemmu' ve gayeleri onlarda temerküz ve ekser esmâ-i hüsnânın cilveleri ve zuhûrları ve taayyünleri ve hilkat-i mevcûdâtın neticeleri ve fâideleri onlarda ictimâ' ettiğinden, onların herbirisi, bu temerküz noktasından der: Ben bütün kâinâtı halk eden Zâtın malıyım, fiiliyim, eseriyim.

İkinci Cihet ise: O cüz'î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr-ı kalb denilen insanın hâfızası, ekser envâ'ın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük nümûne haritası ve şecere-i kâinâtın bir manevî çekirdeği ve ekser esmâ-i İlâhiye’nin incecik bir âyinesi olduğu; hem o kalbin ve hâfızanın emsâlleri ve sikkeleri bir tarzda bulunan bütün kalblerin ve hâfızaların kâinât yüzünde müstevliyâne intişarları, elbette bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta bakar ve “Yalnız Onun eseriyim ve Onun san'atıyım.” derler.

Elhâsıl: Nasıl ki, bir meyve, faydalılığı cihetiyle, tamam ağacının mâlikine bakar. Ve çekirdeği cihetiyle, bütün o ağacın eczâ ve a'zâ ve mâhiyetine nazar eder. Ve bütün emsâlinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle, o ağacın bütün meyvelerini temâşâ eder: “Biz, biriz ve bir elden çıkmışız; bir tek Zâtın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu o yapar.” derler. Öyle de: Dâire-i kesretin nihâyetlerindeki zîhayat ve zîhayatın ve hususan insanın yüzündeki sikke ve kalbindeki fihristiyet ve mâhiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle, doğrudan doğruya bütün kâinâtı kabza-i Rubûbiyetinde tutan Zâta bakar ve vahdetine şehâdet eder.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.