İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 591 / 656
591

ve aynelyakìn gördüm ki; îmânda manevî bir Cennet ve dalâlette manevî bir Cehennem bu dünyada da vardır, yakìnen bildim.

Sonra küre-i arzın âlemi göründü. O seyahat-ı hayâliyemde dine itâat etmeyen felsefenin, karanlıklı kavânîn-i ilmiyeleri, hayâlime dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli hareketiyle, yirmibeş bin sene mesâfeyi bir senede gezip devreden ve her vakit dağılmağa ve parçalanmağa müstaîd (kàbil) ve içi zelzeleli, çok ihtiyar ve çok yaşlı küre-i arz içinde ve o dehşetli gemi üstünde kâinâtın hadsiz boşluğunda seyahat eden bîçâre nev'-i insan (vaziyeti) bana pek vahşetli bir karanlık içinde göründü, başım döndü. Gözüm karardı. Felsefenin gözlüğünü yere vurdum, kırdım. Birden Hikmet-i Kur'âniye ve îmâniye ile ışıklanmış bir göz ile baktım, gördüm ki: Hàlık-ı arz ve semâvâtın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's-semâvâti ve'l-ard ve Musahhirü'ş-şemsi ve'l-kamer isimleri, rahmet, azamet, rubûbiyet burçlarında güneş gibi tulû' ettiler. O karanlıklı, vahşetli, dehşetli âlemi öyle ışıklandırdılar ki; o hâlette, benim îmânlı gözüme küre-i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzâkı içinde bir seyahat gemisi ve tenezzüh ve keyif ve ticâret için müheyyâ edilmiş ve zîrûhları güneşin etrafında, memleket-i Rabbâniyede gezdirmek ve yaz ve bahar ve güzün mahsulâtını rızık isteyenlere getirmek için bir gemi, bir tayyare, bir şimendifer hükmünde gördüm. Küre-i arzın zerrâtı adedince “Elhamdülillâhi alâ ni'meti'l-îmân” dedim.

İşte, buna kıyâsen Risale-i Nurda pekçok muvâzenelerle isbât edilmiştir ki, ehl-i sefâhet ve dalâlet, dünyada dahi bir manevî Cehennem içinde azâb çekerler ve ehl-i îmân ve salâhat, dünyada dahi bir manevî Cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmânın tecelliyât ve cilveleriyle, manevî bir Cennet lezzetleri tadabilir. Belki, derece-i îmânlarına göre istifade edebilirler. Fakat, bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal-i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl-i dalâlet manevî azâbını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet basıyor, hakîki lezzetini tam takdir edemiyor.

Bu asırda ikinci dehşetli hâl: Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inâdîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslâm muhakkìklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfî olurdu. Küfr-ü meşkûkü çabuk izâle ederlerdi. Allah’a îmân umumî olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve Cehennem azâbını ihtar etmekle çokları sefâhetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilim ile dalâlete girip inâd

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.