İşte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüzelli senede ve her asırda üçyüzelli milyon Müslümanların hayat-ı ictimâiyesinde kudsî ve hakîki bir düstur-u İlâhîyi, üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû-yi zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir diye bağırıyorum. Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin! Acaba bu zamanın bazı ilcaâtının iktizasıyla muvakkaten kabûl edilen bir kısım ecnebî kanunlarını fikren ve ilmen kabûl etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat-ı ictimâiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakla, İslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdâdımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çıkmaz mı?
Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb; emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ve yüzde belki binde bir imkân ile hattâ uzak imkânâtı vukûât yerinde koyup, bazı mahrem risale ve hususî mektûblardan Risale-i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk-elli kelimesine yanlış mânâ vererek bir sened gösterip bizi ittiham ve cezalandırmak istiyorlar.
Ben de bu otuz-kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler hàs şâkirdlerini işhâd ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngilizlerin başkumandanı, İslâm içinde ihtilâf atıp hattâ Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek İtilâfçı, İttihâdçı fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvât-ı Sitte eserimi Eşref Edîb’in gayretiyle tab' ve neşretmek ile o kumandanın dehşetli plânını kıran.. ve onun i'dâm tehdidine karşı geri çekilmeyen.. ve Ankara reisleri o hizmeti için Onu çağırdıkları hâlde Ankara’ya kaçmayan.. ve esârette Rus’un başkumandanının i'dâm kararına ehemmiyet vermeyen.. ve Otuzbir Mart Hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itâate getiren.. ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’de, mahkemedeki paşaların: “Sen de mürtecisin, Şerîat istemişsin” diye suâllerine karşı, i'dâma beş para kıymet vermeyip, cevaben: “Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün cin ve ins şâhid olsun ki; ben mürteciyim ve Şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeğe hazırım” diyen.. ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip, i'dâmını beklerken berâetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmeyerek: “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” diye yolda bağıran.. ve Ankara’da dîvân-ı riyâsette –Afyon Kararnâmesinin yazdığı gibi– Mustafa Kemâl hiddetle Ona dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki; bize yüksek fikirler beyân edesin. Sen geldin namaza dair şeyler yazdın içimize ihtilâf verdin.” Ona karşı: “Îmândan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü
