İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 312 / 656
312

ve hâdisâtı bilsin, tâ yanlış ayağını atmasın. Ve Risale-i Nur ise; şâkirdlerini o derece men'etmiş ki, benim yakın dostlarım biliyorlar ki; yirmibeş senedir, değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terkettirmiş. Şimdi on senedir, kat'iyyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden, Alman’ın mağlûbiyeti ve bolşevikin istilâsından başka hiçbir haber almayacak derecede beni hayat-ı ictimâiyeden çekmiş. Elbette ve elbette, hikmet-i hükûmet ve kanun-u siyaset ve düstur-u adâlet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez ve ilişen herhalde ya evhâmından, ya garazından veya inâdından ilişir.

Üçüncü Esâs: Sâbık mahkememizde bir müddeiumumînin yanlış bir mânâ ile Beşinci Şuâ’ya dair suâllerinde kanun hesabına değil, belki bir ölmüş şahsın dostluğu taassubu hesabına mânâsız ve lüzumsuz i'tirâzları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsilâtı vermeğe mecbur oldum.

Evvelâ: Bu Beşinci Şuâ’yı hükûmetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün taharrîlerde bende bulunmadı. Hem maksadı yalnız avâmın îmânlarını, şübhelerden ve müteşâbih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Hem verdiği haberler doğrudur. Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübâreze etmiyor, yalnız ihbar eder. Hem şahısları ta'yin etmiyor. Küllî bir sûrette, bir hakikat-i hadîsiyeyi beyân eder. Fakat, o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni te'lif edilmiş zannıyla i'tirâz ettiler. Hem o risalenin aslı, Dâru'l-Hikmet’ten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra, tanzim edildi. Risale-i Nura girdi. Şöyle ki:

Bundan kırk sene evvel ve hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın başkumandanı, İslâm ulemâsından dinî bazı suâller sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münâsebetle suâl ettiler.

Ezcümle, bir hadîste: “Âhir zamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında ‘Hâzâ kâfirün’ yazılmış bulunur,” diye hadîs var deyip benden sordular. Dedim: “Bir acîb şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydirir.”

Bu cevaptan sonra bunu sordular: “Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?” Dedim: “Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat, baştaki îmân o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallâh müslüman edecek.”

Sonra dediler: “Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile ‘Süfyân’ olduğu bilinecek.” Ben de cevaben dedim: “Bir darb-ı mesel var. Çok isrâflı adama eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.