İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 22 / 656
22

istersen Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûblara ve Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözlere ve tabiata dair Yirmiüçüncü ve ism-i a'zama dair Otuzuncu Lem'alara ve bilhassa Otuzuncu Lem'anın ism-i Ferd ve ism-i Kayyûma dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki, iki kere iki dört eder kat'iyyetinde bu hakikat isbât edilmiştir. Burada, o yüzer bürhânlarından bir tanesine işâret edilecek. Şöyle ki:

Eşyanın icâdı, ya ademden olur, ya terkîb sûretinde sâir anâsırdan ve mevcûdâttan toplanır. Eğer bir tek Zâta verilse, o vakit her hâlde O zâtın herşeye muhît bir ilmi ve herşeye müstevlî bir kudreti bulunacak. Ve bu sûrette onun ilminde sûretleri ve vücûd-u ilmîleri bulunan eşyaya vücûd-u haricî vermek ve zâhir bir ademden çıkarmak ise, bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazı ile yazılan bir hattı göze göstermek için gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğrafın âyinesindeki sûreti kağıt üstüne nakleden kolay ameliyât gibi gayet kolay bir sûrette Sâni'in ilminde plânları ve programları ve manevî mikdarları bulunan eşyayı, “Emr-i Kün Feyekûn” ile adem-i zâhirîden vücûd-u haricîye çıkarır.

Eğer inşâ ve terkîb sûretinde olsa ve hiçten, ademden icâd etmeyip belki, anâsırdan ve etraftan toplamak sûretiyle yapsa, yine nasıl ki, bir taburun istirahat için her tarafa dağılmış olan efrâdlarının bir boru sadâsıyla toplanmaları ve muntazam bir vaziyete girmeleri ve o sevkiyâtı teshîl ve o vaziyeti muhâfaza hususunda, bütün ordu kendi kumandanının kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi... Aynen öyle de; Sultan-ı Kâinâtın kumandası altındaki zerreler, Onun kaderî ve ilmî düsturlarıyla ve müstevlî kudretinin kanunlarıyla ve temâs ettikleri sâir mevcûdât dahi, o Sultanın kuvveti ve kanunu ve memurları gibi teshîlâtcı olarak o zerreler sevk olunup gelirler. Bir zîhayatın vücûdunu teşkil etmek için ilmî ve kaderî birer manevî kalıp hükmünde bir mikdar-ı muayyen içine girerler, dururlar.

Eğer, eşya, ayrı ayrı ellere ve esbâba ve tabiat gibi şeylere havâle edilse, o hâlde bütün ehl-i aklın ittifakıyla, hiçbir sebeb hiçbir cihetten, hiçten, ademden icâd edemez. Çünkü, o sebebin muhît bir ilmi, müstevlî bir kudreti olmadığından, o adem ise, yalnız zâhirî ve haricî bir adem olmaz. Belki, adem-i mutlak olur. Adem-i mutlak ise, hiçbir cihetle menşe'-i vücûd olamaz. Öyle ise, her hâlde terkîb edecek. Hâlbuki, inşâ ve terkîb sûretinde bir sineğin, bir çiçeğin cesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elek ile eledikten sonra binler müşkülâtla o mahsûs zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi, o cisimde dağılmadan muntazam bir vaziyeti muhâfaza etmek için –manevî ve ilmî kalıpları bulunmadığından– maddî ve tabîi bir kalıp, belki, a'zâları adedince kalıplar lâzımdır; tâ ki o gelen zerreler, o cism-i zîhayatı teşkil etsinler.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.