misillû.. ötekiler dahi (herbiri) birer âlemin anahtarı olur; îmân ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz.
Bu kâinâtı yaratan Zât-ı Kàdir-i Hakîm, nasıl ki kâinâttan hayatı bir hülâsa-i câmia olarak halkedip, umum maksadlarını ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz ettiriyor. Öyle de, hayat âleminde dahi, rızkı bir cem'iyetli merkez-i şuûnât yaparak.. iştihâ ihtiyacını ve zevk-i rızkîyi zîhayatta halkederek.. hilkat-i kâinâtın en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan dâimî ve küllî bir teşekkür ve minnetdârlık ve perestişlik ile rubûbiyetine ve sevdirmesine karşı mukàbele ettiriyor.
Meselâ: Çok geniş olan memleket-i Rabbâniyenin her tarafını, hususan melâike ve rûhâniler ile semâvâtı ve ervâh ile âlem-i gaybı şenlendirdiği gibi; maddî âlemi dahi, hususan hava ve arzı, her vakit ve her tarafını zîrûhun, hususan kuşların ve kuşçukların vücûdlarıyla şenlendirmek ve rûhlandırmak hikmetiyle ihtiyac-ı rızkî ve rızkın zevki, pek kuvvetli bir kamçı olarak hayvanları ve insanları rızık peşinde koşturmakla tahrîk ederek tenbellikten ve atâletten kurtarıp gezdirmesi, şuûnât-ı rubûbiyetin bir hikmetidir. Eğer bu hikmet gibi mühim hikmetler olmasa idi, ağaçların erzâkını onlara koşturduğu gibi, hayvanların da mukannen olan ta'yinâtlarını onlara zahmetsiz bir sûrette fıtrî hâcetlerini koşturacaktı.
İsm-i Rahîm ve Rezzâk’ın cemâllerini ve vahdâniyete şehâdetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihâta edip müşâhede edecek bir göz bulunsa, kış âhirinde erzâkları bitmek üzere olan hayvanat kafilelerine, imdâd-ı gaybî ve ihsân-ı Rahmânî olarak nebâtâtın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve vâlidelerin sînelerine takılan ve sırf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet lezîz ve gayet çok ve gayet mütenevvi' taamları ve ni'metleri gönderen Rezzâk-ı Rahîm’in bu cilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemâl bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki; bir tek elmayı yapıp bir adama hakîki bir rızık olarak mün'imâne veren, yalnız öyle bir zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefîne-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misâfirlerine getirir. Çünkü, o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve tuğrâ-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sâir meyvelerde ve bütün nebâtât ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakîki mâliki ve sâni'i, elbette ve her hâlde o elmanın emsâli ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun tezgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelâl’i ve Hàlık-ı Zülcemâl’i olacak; başka olamaz.
