beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakkî eden milyonlarla arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin Ona yetişemediğini.. hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: “Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.” Umumunun altında olduğunu; dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez.. Demek, mertebe-i belâğatı, umumun fevkındedir. Hattâ bir adam, ﴾ سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.” Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da, kendini Kur'ândan evvel orada tahayyül ederken gördü ki; mevcûdât-ı âlem perîşan, karanlık, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak; hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda; kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ânın lisânından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât, bir câmi-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyâsla, Kur'ânın zemzeme-i belâğatı arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla ondört asır bilâ-fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta: Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ânı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş; her tâife-i ilmiye, O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz-ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
Beşincisi: Kur'ânın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı, eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi.. öyle de, evliyâ ve asfiyâ gibi Ondan hayat alan semereleri ve hayatdâr tekemmülleriyle şecere-i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr
