İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 8 / 656
8

Bu makam münâsebetiyle hâtıra gelen bir salavâtın bir nüktesini beyân ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihâtının âhirinde Şâfiîlerde gayet müsta'mel ve meşhûr bir salavât olan

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا

nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika Hàlıkına ilticâ ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı Dergâh-ı İlâhiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir sâik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemâl-i şevk ile şükre sevkeden ve tam mânâsıyla minnetdâr edip hamdettiren tatlı ni'metler ise, başta şifâlar ve devâlar ve âfiyetler olduğundan bu salavât-ı şerîfe gayet müşerref ve mânidâr olmuştur. Ben bazen بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahâne sûretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsân eden Şâfi-i Hakîkinin pek âşikâr bir mevcûdiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.

Hem meselâ: Dalâletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, îmân ile hidayet ihsân etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz'î ve fânî ve âciz adam, bütün kâinâtın Hàlıkı ve Sultanı olan Ma'bûd’unun muhâtab bir abdi olmak ve o îmân vâsıtasıyla bir saâdet-i ebediyeyi ve şâhâne ve çok geniş ve şa'şaalı bir mülk-i bâkî ve bâkî bir dünyayı ihsân etmek ve onun gibi bütün mü'minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsân-ı ekber yüzünde ve sîmâsında bir Zât-ı Kerîm ve Muhsinin öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemâl-i lâyezâlîsi görünür ki, böyle bir lem'asıyla bütün ehl-i îmânı kendine dost ve hàs kısmını da âşık yapıyor. Eğer, tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz'î îmânı, ya mütehakkim ve hodbîn mu'tezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbâba havâle eder ki, hakîki fiatı ve bahâsı Cennet olan o Rahmânî pırlanta, bir cam parçasına inip âyinedârlık ettiği kudsî cemâlin lem'asını kaybeder.

İşte bu üç misâle kıyâsen, dâire-i kesretin müntehâsındaki cüz'iyâtın, cüz'iyât-ı ahvâlinde tevhid noktasında cemâl-i İlâhînin ve kemâl-i Rabbânî’nin binler envâ'ı ve yüzbin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sâbit olur.

İşte tevhidde cemâl ve kemâl-i İlâhî’nin kalben görünmesi ve rûhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliyâ ve asfiyâ, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan “Lâ İlâhe İllallâh” zikrinde ve tekrarında buluyorlar. Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriyâ ve

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.