ve siyâsî mânâsını işmâm eden maddî ve manevî mertebelerden ihlâs sırrı ile bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsâlsiz işkencelere tahammül edip siyasete –meslek itibariyle– tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibariyle talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan dâima himmet ve duâ bekleyen ve kendi nefsini çok bîçâre ve ehemmiyetsiz i'tikàd eden bir adam hakkında bazı hàlis kardeşleri, Risale-i Nurdan aldıkları fevkalâde kuvve-i îmâniyeye mukâbil onun tercümânı olan o bîçâreye –tercümânlık münâsebetiyle– Nurların bazı faziletlerini hususî mektûblarında ona isnâd etmeleri ve hiçbir siyaset hâtırlarına gelmeyerek âdete binâen, insanlar sevdiği âdi bir adama da: “Sultanımsın, velîni'metimsin.” demeleri nev'inden yüksek makam vermeleri ve haddinden bin derece ziyâde hüsn-ü zan etmeleri ve eskiden beri üstad ve talebeler mâbeyninde cârî ve i'tirâz edilmeyen makbûl bir âdet ile teşekkür mânâsında pek fazla medh u senâ etmeleri ve eskiden beri makbûl kitapların âhirlerinde mübâlağa ile medhiyeler ve takrizler yazılmasına binâen, hiçbir cihetle suç sayılabilir mi? Gerçi mübâlağa itibariyle hakikate bir cihette muhâliftir; fakat kimsesiz, garîb ve düşmanları pekçok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbâb varken, insafsız çok mu'terizlere karşı sırf yardımcılarının kuvve-i maneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübâlağalı medhedenlerin şevklerini kırmamak için onların bir kısım medihlerini Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediği hâlde onun bu yaşta ve kabir kapısındaki hizmet-i îmâniyesini dünya cihetine çevirmeğe çalışan bazı resmî memurların ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düştükleri anlaşılır. Son sözüm: لِكُلِّ مُصِيبَةٍ إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ dur.
Said Nursî ∗∗∗
