Haydi böyle de olsa: Mâdem bu yirmi senede hiçbir vukûâtımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. Elbette yine adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz. Son sözüm:
﴿ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا إِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴾
Said Nursî ∗∗∗
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
[Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir vâkıa-i müdafaayı aynen beyân ediyorum.]
Orada benden sordular ki: “Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?” Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbât eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhûriyetçidirler. O cumhûriyet-perverliklerine hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”
Sonra dediler: “Sen selef-i sâlihîne muhâlefet ediyorsun.” Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhûr idi. Sıddık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşere ve Sahâbe-i Kirâma elbette reis-i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adâleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri, bende bulunan bir fikrin aksiyle, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdân düsturuyla, dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir –şimdi yirmi sene oluyor– ki hayat-ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum.
