İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 211 / 656
211

beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'âna mahsûs emsâlsiz bir tarz-ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise-i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân-ı billâh ile te'min eden bir cümle-i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.

Risale-i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen

﴿ إِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾ ﴿  إِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ ﴾

﴿ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴾ ﴿  وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ ﴾

gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesinin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pekçok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.

Evet, Kur'ân, o teferruât-ı şer'iye ve kavânîn-i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'ânı, hem bir kitab-ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab-ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd-ı irşadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz-ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder. Bazen iki kelimede, meselâ; ﴾  رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿ ve ﴾ رَبُّكَ ﴿ de, ﴾ رَبُّكَ ﴿ tâbiriyle ehadiyeti ve ﴾ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿ ile vâhidiyeti bildirir; ehadiyet içinde vâhidiyeti ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.

Meselâ: ﴾ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ﴿ âyetinden sonra ﴾ يُولِـجُ الَّيْلَ فِي النَّـهَارِ وَيُولِـجُ النَّـهَارَ فِي الَّيْلِ ﴿ âyetinin akabinde ﴾ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  ﴿ der. “Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.