Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir. Ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan masûm hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat ey insan, senin mâzi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybdan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firâklar ve gelecekten gelen korkular endişeler, senin cüz'î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Mâdem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul.. veya aklını îmânla başına al, Kur'ânı dinle... Yüz derece hayvandan ziyâde bu fânî dünyada dahi sâfî lezzetleri kazan!..” diyerek onu ilzam ettim.
Yine o mütemerrid şahıs döndü dedi:
“Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.”
Cevaben dedim:
“Ecnebî dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir Peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medâr bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve dâveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah’ı kabûl etmez. Çünkü bütün Peygamberleri ve Allah’ı ve kemâlâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar, ve hiçbir Müslüman, hakîki Yahudî veya Mecûsî veya Nasrânî olmaz. Belki dinsiz olur; seciyeleri bozulur, vatana, millete muzır bir hâlete girer..” isbât ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehenneme gitti.
İşte ey bu Medrese-i Yûsufiye’de benim ders arkadaşlarım! Mâdem hakikat budur ve bu hakikati Risale-i Nur o derece kat'î ve güneş gibi isbât etmiş ki; yirmi senedir mütemerridlerin inâdlarını kırıp îmâna getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbâlimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan îmân ve istikamet yolunu takib edip boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur'ândan bildiğimiz sûreleri okumak ve mânâlarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazâya kalmış farz namazlarımızı kazâ etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishâneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübârek bahçeye çevirmek gibi a'mâl-i sâliha ile hapishâne müdür ve alâkadarları, cânî ve kàtillerin başlarında zebâni gibi azâb memurları değil, belki Medrese-i Yûsufiye’de Cennete adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezâret etmek vazifesiyle memur birer müstakîm üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız. ∗∗∗
