İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 106 / 656
106

bir hizmetçisi ile veya bir âmî raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.

Öyle de; Pâdişah-ı Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinât Hàlık’ı ünvânıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümûllü ilhâmlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hàlık’ı olmak haysiyetiyle, hususî bir sûrette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.

İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfîdir, hàvâssa hàstır. İlhâm ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir; melâike ilhâmları ve insan ilhâmları ve hayvanat ilhâmları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâ'larıyla, denizlerin katreleri kadar kelimât-ı Rabbâniyenin teksirine medâr bir zemin teşkil ediyor.

﴿ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي ﴾

âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.

Sonra; ilhâmın mâhiyetine ve hikmetine ve şehâdetine baktı, gördü ki: Mâhiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.

Birincisi: Teveddüd-ü İlâhî denilen, kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezâsıdır.

İkincisi: İbâdının duâlarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icâbet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.

Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hâllere düşen mahlûkatlarının istimdâdlarına ve feryâdlarına ve tazarruâtlarına fiilen imdâd ettiği gibi, bir nev'i konuşması hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdâda yetişmesi, rubûbiyetin lâzımıdır.

Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmîsini ve müdebbirini ve hafîzini bulmaya pek çok muhtaç ve müştâk olan zîşuûr masnû'larına, vücûdunu ve huzurunu ve himâyetini fiilen ihsâs ettiği gibi bir nev'i mükâleme-i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sâdık ilhâmlar perdesinde ve mahsûs ve bir mahlûka bakan hàs ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücûdunu ihsâs etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rubûbiyetin zarûrî ve vâcib bir muktezâsıdır diye anladı.

Sonra ilhâmın şehâdetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin –farazâ– şuûru ve hayatı olsaydı ve o hâlde, ziyâsındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı; o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin şeffâf şeylerde bulunması

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.