Hem, esmânın nakışları ve cilveleri insanda var; onlar ile o kudsî mânâlara şehâdet eder. Hem, insan, zaafıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda âyinedârlık edip, yine zaafına, fakrına merhamet eden ve medet veren zâtın kudretine, ilmine, irâdesine ve hâkezâ sâir evsâfına şehâdet eder. İşte, dâire-i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz'iyâtında, sırr-ı vahdetle binbir esmâ-i İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektûblarda temerküz edip açık okunduğundan o Sâni'-i Hakîm zîhayat nüshalarını çok teksir ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin tâifelerini pek çok tarzda nüshalarını teksir eder ve her tarafa neşreder.
Bu birinci meyvenin hakikatine beni îsâl ve sevkeden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki:
Bir zaman, ziyâde rikkatimden ve fazla şefkatten ve acımak duygusundan zîhayat ve hususan onlardan zîşuûr ve bilhassa insanlar ve bilhassa mazlumlar ve musîbete giriftâr olanların hâlleri çok ziyâde rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: “Bu âciz ve zaîf bîçârelerin dertlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi; istilâ edici ve sağır olan unsurlar, hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perîşan hâllerine merhamet edip hususî işlerine müdâhale eden yok mu?” diye rûhum çok derin feryâd ediyordu. Hem; “O çok güzel memlûklerin ve çok kıymetdâr malların ve çok müştâk ve minnetdâr dostların işlerine bakacak ve onlara sahâbet edecek ve himâyet edecek bir mâlikleri, bir sâhibleri, bir hakîki dostları yok mu?” diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.
İşte rûhumun feryâdına ve kalbimin vâveylâsına vâfî ve kâfî ve teskin edici ve kanâat verici cevab ise: Sırr-ı tevhid ile, Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl’in umumî kanunların tazyîkatları ve hâdisâtın tehâcümâtı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine kanunların fevkınde olarak, ihsânat-ı hususiyesi ve imdâdât-ı hàssası ve doğrudan doğruya herşeye karşı rubûbiyet-i hususiyesi ve herşeyin tedbirini bizzat kendisi görmesi ve herşeyin derdini bizzat dinlemesi ve herşeyin hakîki mâliki, sâhibi, hâmîsi olduğunu sırr-ı Kur'ân ve nur-u îmân ile bildim. O hadsiz me'yûsiyet yerinde nihâyetsiz bir mesrûriyet hissettim. Ve herbir zîhayat öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'e mensûbiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle nazarımda binler derece bir ehemmiyet, bir kıymet kesbettiler.
Çünkü; mâdem herkes efendisinin şerefiyle ve mensûb olduğu zâtın makamıyla ve şöhretiyle iftihar eder, bir izzet peydâ eder; elbette nur-u îmân ile bu mensûbiyetin ve memlûkiyetin inkişafı sûretinde, bir karınca bir fir'avunu o mensûbiyet kuvvetiyle mağlûb ettiği gibi (o mensûbiyet şerefiyle dahi) gâfil ve kendi kendine mâlik ve başıboş kendini zanneden
