HÂTİME: Şu mes'eleden anlaşılıyor ki: Derece-i şühûd, derece-i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani yalnız şühûduna istinâd eden bir kısım ehl-i velâyetin ihâtasız keşfiyâtı, veraset-i Nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkìkînin şühûda değil; Kur'âna ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihâtalı, doğru hakàik-ı îmâniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahvâl ve keşfiyâtın ve ezvâk ve müşâhedâtın mîzanı; Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve asfiyâ-i muhakkìkînin kavânîn-i hadsiyeleridir.
İkinci Mesele-i Mühimme
İKİNCİ MES'ELE-İ MÜHİMME:
Suâl: Vahdetü'l-Vücûd mes'elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telâkki ediliyor. Hâlbuki, velâyet-i kübrâda bulunan başta Hulefâ-yı Erbaa olmak üzere Sahâbeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak Müçtehidîn ve Tâbiînden bu çeşit Vahdetü'l-Vücûd meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?
Elcevab: Hâşâ! Şems-i Risaletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o Asfiyâ’dan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübrâ onlarındır.
Vahdetü'l-Vücûd ise, bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş'eli olduğundan, seyr ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en müntehâ mertebe zannediyorlar.
İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir rûh ise, istiğrakkârâne bir şühûda mazhar ise, Vahdetü'l-Vücûddan değil, belki Vahdetü'ş-Şühûddan neş'et eden; ilmî değil, hâlî bir vahdet-i vücûd onun için bir kemâl, bir makam te'min edebilir. Hattâ Allah hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevağğil ise, Vahdetü'l-Vücûd demesi, kâinât hesabına Allah’ ı inkâr etmeye kadar çıkar.
Evet, cadde-i kübrâ Sahâbe ve Tâbiîn ve Asfiyâ’nın caddesidir.
حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ cümlesi, onların kaide-i külliyeleridir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın, ﴾ لَيْسَ كَمِثْلِـه۪ شَيْءٌ ﴿ mazmunu üzere, hiçbir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası, Hàlıkıyettir.
