İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 273 / 507
273

Tahammül etmezsen “Yâ Sabûr!” de ve sabır iste. Hakkına râzı ol, teşekkî etme. Kimden kime şekvâ ettiğini bil, sus. Her hâlde şekvâ etmek istersen; nefsini, Cenâb-ı Hakk’a şekvâ et; çünkü kusur ondadır.

İkinci Remiz

İKİNCİ REMİZ: Onsekizinci Mektûb’un âhirki mes'elesinin âhirinde denildiği gibi; Hàlık-ı Zülcelâl, hayret-nümâ, dehşet-engîz bir sûrette bir fa'âliyet-i Rubûbiyetiyle, mevcûdâtı mütemâdiyen tebdil ve tecdîd ettiğinin bir hikmeti budur: Nasıl ki mahlûkatta fa'âliyet ve hareket; bir iştihâ, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki; herbir fa'âliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir fa'âliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nev'i kemâldir. Mâdem fa'âliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işâret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcibü'l-Vücûd, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün envâ'-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i zâtîsine ve gınâ-i mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtîsine münâsib bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihâyetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddeseden ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr-u mukaddes vardır. Ve o sürûr-u mukaddesten gelen –tâbiri câiz ise– hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle fa'âliyet-i kudreti içinde, mahlûkatının isti'datları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlûkatın memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen Zât-ı Rahmân ve Rahîme ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa'âliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz fa'âliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyîr ve tahvîl ve tahribi dahi iktiza ediyor. Ve o hadsiz tağyîr ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zevâl ve firâkı iktiza ediyor...

Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnûâtın gayelerine dair gösterdiği fâideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya sofestâi olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Hàlıka “mûcib-i bizzat” der.

İşte o zaman Rahmet-i İlâhiye Hakîm ismini imdâdıma gönderdi; bana da masnûâtın büyük gayelerini gösterdi. Yani herbir masnû'; öyle bir mektûb-u Rabbânîdir ki; umum zîşuûr onu mütâlaa eder. Şu gaye bir sene bana kâfî geldi. Sonra san'attaki hàrikalar inkişaf etti, o gaye kâfî gelmemeye başladı. Daha çok büyük diğer bir gaye gösterildi. Yani; herbir masnû'un en mühim gayeleri Sâni'ine bakar; Onun kemâlât-ı san'atını

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.