yerinde hamdetmektir. Şu mertebede tezkiyesi; ﴾ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ﴿ sırrıyla şudur ki; kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir.
Dördüncü Hatvede
Dördüncü Hatvede:
﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ dersini verdiği gibi; nefis, kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcûd bilir. Ondan bir nev'i rubûbiyet da'vâ eder. Ma'bûd’una karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikati derketmekle ondan kurtulur, hakikat şudur ki: Herşey nefsinde mânâ-yı ismiyle fânîdir, mefkûddur, hâdistir, ma'dûmdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsına âyinedârlık cihetiyle ve vazifedârlık itibariyle şâhiddir, meşhûddur, vâciddir, mevcûddur. Şu makamda tezkiyesi ve tathîri şudur ki: Vücûdunda adem, ademinde vücûdu vardır. Yani kendini bilse, vücûd verse, kâinât kadar bir zulümât-ı adem içindedir. Yani, vücûd-u şahsîsine güvenip, Mûcid-i Hakîki’den gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziyâ-yı vücûdu, nihâyetsiz zulümât-ı adem ve firâklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-ı Hakîki’nin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcûdâtı ve nihâyetsiz bir vücûdu kazanır. Zîra bütün mevcûdât esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücûdu bulan bir kalb, herşeyi bulur.
Hâtime
Hâtime
Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkindeki dört hatvenin izâhatı; hakikatin ilmine, Şerîatın hakikatine, Kur'ânın hikmetine dair olan yirmialtı aded Sözlerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir-iki noktaya kısa bir işâret edeceğiz, şöyle ki:
Evet şu tarîk daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl'e verir. Hâlbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat mâşuk-u mecâzîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakîkiye gider.
Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâ-pervâzâne da'vâları bulunmaz. Çünkü acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.
