gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile, niyâz ile; nâzenîn bir sultan.. ve fîzar ile, nâzdâr bir halife-i zemin olur. Demek o nur olmazsa; kâinât da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî' bir kâinâtta, böyle bir Zât lâzımdır; yoksa, kâinât ve eflâk olmamalıdır!..
Altıncı Reşha
Altıncı Reşha: İşte O Zât; bir saâdet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi ve rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve Saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisi olduğundan; böyle baksan, yani ubûdiyeti cihetiyle; Onu bir misâl-i muhabbet, bir timsâl-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurânî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, yani risaleti cihetiyle; bir bürhân-ı hak, bir sirâc-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saâdet görürsün. İşte bak! Nasıl berk-ı hâtıf gibi Onun nuru şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, Onun hediye-i hidayetini kabûl edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir Zâtın bütün da'vâlarının esâsı olan لَااِلٰهَاِلَّااللهُ ’ı bütün merâtibiyle beraber kabûl etmesin ?..
Yedinci Reşha
Yedinci Reşha: İşte bak: Şu cezîre-i vâsiada, vahşî ve âdetlerine müteassıb ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek; bütün ahlâk-ı hasene ile techiz edip, bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak; değil zâhirî bir tasallut.. belki akılları, rûhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshìr ediyor. Mahbûb-u kulûb, muallim-i ukùl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.
Sekizinci Reşha
Sekizinci Reşha: Bilirsin ki; sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak, dâimî kaldırabilir. Hâlbuki, bak bu Zât büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, müteassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref'edip; yerlerine öyle secâya-yı àliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sâbit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hàrika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saâdet’i görmeyenlere, Cezîretü'l-Arab’ı gözlerine sokuyoruz! Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar.. O zâtın, o zamana nisbeten, bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?..
Dokuzuncu Reşha
Dokuzuncu Reşha: Hem bilirsin; küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes'elede, münâzaralı bir da'vâda; hicâbsız, pervâsız, küçük, fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu Zâta; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir hâlde,
