nev'-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde ibtidâ-i hürriyette –Bâbil Kalesinin harâbiyeti zamanında “tebelbül-ü akvâm” tâbir edilen “teşâub-u akvâm” ve o teşâub sebebiyle dağılmaları gibi– menfî milliyet fikriyle, başta Rûm ve Ermeni olarak pekçok “kulüpler” nâmında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cem'iyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebîlerin boğazına gidenlerin ve perîşan olanların hâlleri, menfî milliyetin zararını gösterdi.
Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabânî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek, öyle bir felâkettir ki, ta'rif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukàbele etmek gibi bir divânelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki ma'nen onlara yardım edip; menfî unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenûb tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip, onlara karşı cebhe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber; o cenûb efrâdları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cebhe alınsın, cenûbdan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyâsı gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.
İşte o dindaşlara adâvet ise; dolayısıyla İslâmiyete, Kur'âna dokunur. İslâmiyet ve Kur'âna karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nev'i adâvettir. Hamiyet nâmına hayat-ı ictimâiyeye hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harâb etmek; hamiyet değil, hamâkattir!..
Dördüncü Mesele
DÖRDÜNCÜ MES'ELE: Müsbet milliyet, hayat-ı ictimâiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teâvüne, tesânüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet te'min eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyâde te'yid edecek bir vâsıta olur.
Şu müsbet fikr-i milliyet; İslâmiyete, hàdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet var; âlem-i bekàda ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâkî kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kalenin taşlarını, kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakàne bir cinayettir!
İşte ey Ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâdları! Altıyüz sene değil, belki Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur'ân-ı Hakîm’in
