İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 176 / 507
176

İkinci Nükte

İKINCİ NÜKTE:

Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın zamanında sihrin revâcı olduğundan, mühim mu'cizâtı ona benzer bir tarzda geldiği ve Hazret-i İsâ Aleyhissalâm’ın zamanında ilm-i tıb revâcda olduğundan mu'cizâtının gâlibi o cinsten geldiği gibi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dahi zamanında Cezîretü'l-Arab’da en ziyâde revâcda dört şey idi:

Birincisi: Belâğat ve fesâhat.

İkincisi: Şiir ve hitâbet.

Üçüncüsü: Kâhinlik ve gâibden haber vermek.

Dördüncüsü: Hâdisât-ı mâziyeyi ve vâkıât-ı kevniyeyi bilmek idi.

İşte Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân geldiği zaman, bu dört nev'i ma'lûmât sâhiblerine karşı meydân okudu:

Başta ehl-i belâğata birden diz çöktürdü. Hayretle Kur'ânı dinlediler.

İkincisi ehl-i şiir ve hitâbet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altun ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medâr-ı iftihar için asılan meşhûr “Muallakàt-ı Seb'a”larını indirtti, kıymetten düşürdü.

Hem gâibden haber veren kâhinleri ve sâhirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi.

Hem ümem-i sâlifenin vekâyiine ve hâdisât-ı âlemin ahvâline vâkıf olanları, hurâfâttan ve yalandan kurtarıp, hakîki hâdisât-ı mâziyeyi ve nurlu olan vekâyi-i âlemi onlara ders verdi.

İşte bu dört tabaka, Kur'âna karşı kemâl-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şâkird oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir tek sûreyle muârazaya kalkışamadılar...

Eğer denilse: Nasıl biliyoruz ki, kimse muâraza edemedi ve muâraza kàbil değil?

Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs edilecekti. Çünkü muârazaya ihtiyaç şedîd idi. Zîra dinleri, malları, canları, iyâlleri tehlikeye düşüyor. Muâraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde muâraza edecektiler. Eğer muâraza edilseydi, muâraza tarafdârları kâfirler, münâfıklar çok, hem pek çok olduğundan herhalde muârazaya tarafdâr çıkıp iltizam ederek, herkese neşredeceklerdi. –Nasıl ki İslâmiyetin aleyhinde herşeyi neşretmişler.– Eğer neşretseydiler ve muâraza olsaydı; her hâlde tarihlere, kitaplara şa'şaalı bir sûrette geçecekti. İşte meydânda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde Müseylime-i Kezzâb’ın birkaç fıkrasından başka yoktur. Hâlbuki Kur'ân-ı Hakîm, yirmiüç sene mütemâdiyen damarlara dokunduracak ve inâdı tahrîk edecek bir tarzda meydân okudu. Ve der idi ki:

“Şu Kur'ânın, Muhammedü'l-Emîn gibi bir ümmîden nazîrini yapınız ve gösteriniz.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.