#### Dördüncüsü
Dördüncüsü: Şu kâinâtta, şu görünen ef'âl ile tasarruf eden Zât-ı Kadîrin kudretine nisbeten Cennetin icâdı, bir bahar kadar kolay ve bir baharın icâdı, bir çiçek kadar kolaydır. Ve bir çiçeğin mehâsin-i san'atı ve letâif-i hilkati, bir bahar kadar letâfetli ve kıymetli olabilir. Şu hakikatin sırrı üç şeydir:
Birincisi: Sâni'deki vücûb ile tecerrüd.
İkincisi: Mâhiyetinin mübâyenetiyle adem-i takayyüd.
Üçüncüsü: Adem-i tahayyüz ile adem-i tecezzîdir.
##### Birinci Sır
Birinci Sır: Vücûb ve tecerrüdün hadsiz kolaylığa ve nihâyetsiz sühûlete sebebiyet vermeleri, gayet derin bir sırdır. Onu bir temsîl ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Vücûd mertebeleri muhteliftir ve vücûd âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücûdda rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücûdun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücûdun bir dağı kadardır ve o dağı istiâb eder. Meselâ; âlem-i şehâdetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hâfıza, âlem-i mânâdan bir kütübhâne kadar vücûdu içine alır. Ve âlem-i haricîden olan tırnak kadar bir âyine-i vücûdun, âlem-i misâl tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o âlem-i haricîden olan o âyine ve o hâfızanın şuûrları ve kuvve-i icâdiyeleri olsaydı, bir zerrecik vücûd-u haricîleri kuvvetiyle, o vücûd-u manevîde ve misâlîde hadsiz tasarrufât ve tahavvülât yapabilirlerdi. Demek vücûd, rüsuh peydâ ettikçe, kuvvet ziyâdeleşir; az bir şey, çok hükmüne geçer. Hususan vücûd, rüsuh-u tam kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse; o vakit cüz'î bir cilvesi, sâir hafif tabakàt-ı vücûdun çok âlemlerini çevirebilir.
İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ şu kâinâtın Sâni'-i Zülcelâl’i, Vâcibü'l-Vücûddur. Yani Onun vücûdu; zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni'dir, zevâli muhâldir ve tabakàt-ı vücûdun en râsihi, en esâslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sâir tabakàt-ı vücûd, Onun vücûduna nisbeten gayet zaîf bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd-u Vâcib, râsih ve hakikatli ve vücûd-u mümkinât o derece hafif ve zaîftir ki; Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkîk, sâir tabakàt-ı vücûdu, evhâm ve hayâl derecesine indirmişler; لاَ مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demişler. Yani: “Vücûd-u Vâcib’e nisbeten başka şeylere vücûd denilmemeli; onlar, vücûd ünvânına lâyık değillerdir” diye hükmetmişler.
İşte Vâcibü'l-Vücûd’un hem vâcib, hem zâtî olan kudretine karşı; mevcûdâtın hem hâdis, hem ârızî vücûdları ve mümkinâtın hem kararsız,
