İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 62 / 507
62

Dördüncü Nokta

DÖRDÜNCÜ NOKTA: Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır:

Birinci Vehimli Sual

Birincisi: Ehl-i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz.”

Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle, beyân etmek bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl-i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar; ben de derim ki: Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek –velev zekât dahi olsa– hem maaşı kabûl etmemek –yalnız bir-iki sene Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum– ve o parayı da ma'nen millete iâde ettik. Hem maîşet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.

“Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim: Bereket ve ikram-ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak, erzâk hususunda ikram-ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴾ وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿ sırrıyla, Cenâb-ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr-ü manevî nev'inde birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.

İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet edecek, bilmiyorum. (Hâşiye) [^1]

[^1]:(Hâşiye) Bir sene devam etti.

İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle; üç ekmek, bir kıyye (∗) [^2] pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.

[^2]:(∗): Kilo demektir.

Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı –her gün ekmekle beraber yemek şartıyla– kâfî geldi. Hattâ Süleyman

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.