garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve ceza vermek.. veya İstanbul’da bir esnâfın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?..
Üçüncü Nokta
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Hâlimi, istirahatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki: “Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin?”
Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız:
Birinci Hikâye: İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebebsiz, gıyâbımda tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edîb o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
Nefsime dedim: Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esâsı olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkîratı, benim îmâna ve Kur'âna hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sâhib-i Kur'âna havâle ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev'inden ise; o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esîrini tahkîr etmek, sâhibine aittir; o müdafaa eder. Mâdem hakikat budur, kalbim istirahat etti.
﴾ وَاُفَوِّضُ اَمْرِى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ ﴿ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş...
İkinci Hikâye: Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukû'undan sonra yalnız icmâlen vukû'unu işittiğim hâlde, o vâkıa ile
