İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 436 / 507
436

mahkûmu olup, dâire-i Şerîatın haricine çıkıyor. Fakat o çıkmak, ahkâm-ı Şerîatı beğenmemekten veya istememekten değil, belki mecburiyetle ihtiyarsız terkediyor. Bu kısım ehl-i velâyet var. Hem mühim velîler bunların içinde muvakkaten bulunmuş. Hattâ bu nev'iden; değil yalnız dâire-i Şerîattan, belki dâire-i İslâmiyet haricinde bulunduğunu bazı muhakkìkîn-i evliyâ hükmetmişler. Fakat bir şart ile; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği ahkâmın hiçbirini tekzîb etmemektir. Belki, ya düşünmüyor veya müteveccih olamıyor veyâhut bilemiyor ve bilmiyor. Bilse, kabûl etmese olmaz!..

İkinci kısım ise: Tarîkat ve hakikatin parlak ezvâklarına kapılıp, mezâkından çok yüksek olan hakàik-ı şerîatın derece-i zevkine yetişemediği için; zevksiz, resmî bir şey telâkki edip, ona karşı lâkayd kalır. Gitgide, Şerîatı zâhirî bir kışır zanneder. Bulduğu hakikati, esâs ve maksûd telâkki eder. “Ben onu buldum, o bana yeter” der, ahkâm-ı Şerîata muhâlif hareket eder. Bu kısımdan aklı başında olanlar mes'ûldürler, sukùt ediyorlar, belki kısmen şeytana maskara oluyorlar!...

#### Dördüncü Nükte

Dördüncü Nükte: Ehl-i dalâlet ve bid'at fırkalarından bir kısım zâtlar, ümmet nazarında makbûl oluyorlar. Aynen onlar gibi zâtlar var; zâhirî hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ Mu'tezile mezhebinde Zemahşerî gibi, i'tizâlde en müteassıb bir ferd olduğu hâlde, muhakkìkîn-i ehl-i sünnet, onun o şedîd i'tirâzâtına karşı; onu tekfir ve tadlîl etmiyorlar, belki bir râh-ı necât onun için arıyorlar. Zemahşerî’nin derece-i şiddetinden çok aşağı Ebû Ali Cübbâî gibi mu'tezile imâmlarını, merdud ve matrûd sayıyorlar. Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra lütf-u İlâhî ile anladım ki; Zemahşerî’nin Ehl-i Sünnete i'tirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yani, meselâ tenzîh-i hakîki; onun nazarında, hayvanlar kendi ef'âline hàlık olmasıyla oluyor. Onun için, Cenâb-ı Hakk’ı tenzîh muhabbetinden, Ehl-i Sünnet’in halk-ı ef'âl mes'elesinde düsturunu kabûl etmiyor. Merdud olan sâir Mu'tezile imâmları muhabbet-i haktan ziyâde, ehl-i sünnet’in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânîn-i Ehl-i Sünnet, onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr ettiklerinden merdutturlar. Aynen bu İlm-i Kelâm’daki Ehl-i İ'tizâl’in Ehl-i Sünnet ve Cemâate muhâlefeti olduğu gibi, Sünnet-i Seniye haricindeki bir kısım ehl-i tarîkatın muhâlefeti dahi iki cihetledir.

Biri: Zemahşerî gibi; hâline, meşrebine meftûniyet cihetinde daha derece-i zevkine yetişemediği âdâb-ı Şerîata karşı bir derece lâkayd kalır.

Diğer kısmı ise: Hâşâ! Âdâb-ı Şerîata, desâtir-i tarîkata nisbeten ehemmiyetsiz bakar. Çünkü dar havsalası, o geniş ezvâkı ihâta edemiyor ve kısa makamı, o yüksek âdâba yetişemiyor...

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.