Hem Sensin Mâlik! Çünkü biz memlûküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek Mâlik’imiz Sensin...
Hem Sen Azîz’sin! İzzet ve azamet sâhibisin! Biz zilletimize bakıyoruz; üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek Senin izzetinin âyinesiyiz...
Hem Sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gınâ veriliyor. Demek Ganî Sensin, veren Sensin...
Hem Sen Hayy-ı Bâkî’sin! Çünkü biz ölüyoruz; ölmemizde ve dirilmemizde, bir dâimî hayat verici cilvesini görüyoruz...
Hem Sen Bâkî’sin! Çünkü biz, fenâ ve zevâlimizde, Senin devam ve bekànı görüyoruz...
Hem cevab veren, atiyye veren Sensin! Çünkü biz umum mevcûdât, kàlî ve hâlî dillerimizle dâimî bağırıp istiyoruz; niyâz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor; maksûdlarımız veriliyor. Demek bize cevab veren Sensin... Ve hâkezâ...”
Bütün mevcûdâtın, küllî ve cüz'î herbirisi birer Veysel Karanî gibi, bir münâcât-ı maneviye sûretinde bir âyinedârlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemâl-i İlâhîyi ilân ediyorlar...
Dokuzuncu Kelime
DOKUZUNCU KELİME:
بِيَدِهِ الْخَيْرُ Yani: Bütün hayrat Onun elinde, bütün hasenât Onun defterinde, bütün ihsânat Onun hazinesindedir. Öyle ise; hayr isteyen Ondan istemeli, iyilik arzu eden Ona yalvarmalı... Şu kelimenin hakikatini kat'î bir sûrette göstermek için, ilm-i İlâhînin hadsiz delillerinden bir geniş delilin emârelerine ve lem'alarına şöyle işâret eder ve deriz ki:
Şu kâinâtta görünen ef'âl ile tasarruf edip icâd eden Sâni'in, bir muhît ilmi var. Ve o ilim, Onun zâtının hàssa-i lâzime-i zarûriyesidir. İnfikâki muhâldir. Nasıl ki güneşin zâtı bulunup ziyâsı bulunmamak kàbil değil, öyle de; binler derece ondan ziyâde kàbil değildir ki; şu muntazam mevcûdâtı icâd eden Zât’ın ilmi, ondan infikâk etsin. Şu ilm-i muhît, o Zât’a lâzım olduğu gibi, taalluk cihetiyle herşeye dahi lâzımdır. Yani, hiçbir şey Ondan gizlenmesi kàbil değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşya, güneşi görmemesi kàbil olmadığı gibi; O Alîm-i Zülcelâl’in nur-u ilmine karşı eşyanın gizlenmesi, bin derece daha gayr-ı kàbildir, muhâldir. Çünkü huzur var; yani herşey dâire-i nazarındadır ve mukâbildir ve dâire-i şühûdundadır ve herşeye nüfûzu var. Şu câmid güneş, şu âciz insan, şu şuûrsuz röntgen şuâı gibi zînurlar; hâdis, nâkıs ve ârızî oldukları hâlde, onların nurları, mukâbilindeki herşeyi görüp nüfûz ederlerse; elbette vâcib ve muhît ve zâtî olan nur-u ilm-i Ezelîden hiçbir şey gizlenemez ve haricinde kalamaz. Şu hakikate işâret eden kâinâtın had ve hesaba gelmez alâmetleri, âyetleri vardır. Ezcümle:
