“Tabib beni dinlemedi” denilmez. Belki ah ü fîzarını dinledi, işitti, cevab da verdi; maksûdun iyisini yerine getirdi.
Dördüncü Nükte
DÖRDÜNCÜ NÜKTE:
Duânın en güzel, en latîf, en lezîz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Duâ eden adam bilir ki, Birisi var ki; onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, Onun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir kerîm Zât var; ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacâtını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def'edebilir bir Zât’ın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferâh, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ der.
Beşinci Nükte
BEŞİNCİ NÜKTE:
Duâ, ubûdiyetin rûhudur ve hàlis bir îmânın neticesidir. Çünkü duâ eden adam, duâsı ile gösteriyor ki: Bütün kâinâta hükmeden birisi var ki; en küçük işlerime ıttılâ'ı var ve bilir; en uzak maksadlarımı yapabilir, benim her hâlimi görür, sesimi işitir. Öyle ise bütün mevcûdâtın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri O yapıyor ki, en küçük işlerimi de Ondan bekliyorum, Ondan istiyorum. İşte duânın verdiği hàlis tevhidin genişliğine ve gösterdiği nur-u îmânın halâvet ve sâfîliğine bak, ﴾ قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْ لَا دُعَاؤُكُمْ ﴿ sırrını anla ve ﴾ وَقَالَ رَبُّـكُمُ ادْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ ﴿ fermânını dinle.
اَگَرْ نَه خَواهِى دَادْ نَه دَادِى خَواهْ denildiği gibi: “Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فِى عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ سَلِّمْنَا وَسَلِّمْ دِينَنَا آمِينَ. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ∗∗∗
