İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 377 / 507
377

Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkezâ... Şu âyetlere, sâir âyâttaki derece-i belâğatı kıyâs edebilirsiniz. Acaba, şu tarzdaki âyâtın hakîki tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir! Olsa olsa, ya kısa bir meâl-i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak lâzım gelir.

Beşinci Nükte

Beşinci Nükte: Meselâ “Elhamdülillâh” bir cümle-i Kur'âniyedir. Bunun en kısa mânâsı, ilm-i nahiv ve beyân kaidelerinin iktiza ettiği şudur:

كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلٰى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمَّى بِاللّٰهِ

Yani: “Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hàstır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’a ki, ALLAH denilir.” İşte, “ne kadar hamd varsa”, “El-i istiğrak”tan çıkıyor. “Her kimden gelse” kaydı ise, “Hamd” masdar olup, fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifâde eder. Hem mef'ûlün terkinde, yine makam-ı hitâbîde külliyet ve umumiyeti ifâde ettiği için, “her kime karşı olsa” kaydını ifâde ediyor. “Ezelden ebede kadar” kaydı ise; fiilî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânâyı ifâde ediyor. “Hàs ve müstehak” mânâsını “lillâh”daki “lâm-ı cerr” ifâde ediyor. Çünkü o “lâm”, ihtisas ve istihkak içindir. “Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd” kaydı ise, vücûb-u vücûd, Ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı Zülcelâl’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, “Lafzullâh” sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A'zam olduğu itibariyle, delâlet-i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcibü'l-Vücûd ünvânına dahi, o delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor.

İşte, “Elhamdülillâh” cümlesinin en kısa ve ulemâ-yı Arabiyece müttefekun-aleyh bir mânâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i'câz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?

Hem, elsine-i âlem içinde “lisân-ı nahvî”, Arabî’den başka bir tek lisân var; o da hiçbir vakit Arab lisânının câmiiyetine yetişemez. Acaba, o câmi' ve i'câzdarâne olan lisân-ı nahvî ile mu'cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur'âniye; sâir elsine-i terkîbiye ve tasrifiye vâsıtasıyla, zihni cüz'î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki; herbir harf-i Kur'ân, bir hakàik hazinesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.