pek büyük bir cemâatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük mes'elelerde, pek büyük da'vâda, pek büyük bir serbestiyetle; bilâ-pervâ, bilâ-tereddüd, bilâ-hicâb, telâşsız, samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ! ﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحَى ﴿ Evet, hak aldatmaz, hakikat-bîn aldanmaz. Hak olan mesleği, hileden müstağnîdir. Hakikat-bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?..
Onuncu Reşha
Onuncu Reşha: İşte bak! Ne kadar merak-âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakàikı gösterir ve mesâili isbât eder. Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrîk eden meraktır. Hattâ eğer sana denilse: Yarı ömrünü, yarı malını versen; Kamer’den ve Müşteri’den biri gelir... Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek. Merakın varsa vereceksin. Hâlbuki: Şu Zât öyle bir sultanın ahbârını söylüyor ki: Memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervâne etrafında döner. O Arz olan o pervâne ise, bir lamba etrafında pervâz eder. Ve o Güneş olan lamba ise; o sultanın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde, binler misbâhlar içinde, bir lambasıdır. Hem öyle acâib bir âlemden, hakîki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki; binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak, Onun lisânında ﴾ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴾ ﴿ اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ ﴾ ﴿ اَلْقَارِعَةُ ﴿ gibi sûreleri işit.
Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki; şu dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir. Hem öyle bir saâdetten pek ciddi olarak haber veriyor ki; bütün saâdet-i dünyeviye, ona nisbeten, bir berk-ı zâilin, bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
On Birinci Reşha
Onbirinci Reşha: Böyle acîb ve muammâ-âlûd şu kâinâtın perde-i zâhiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hàrika ve fevkalâde mu'ciz-nümâ bir Zât lâzımdır. Hem bu Zâtın gidişatından görünüyor ki; O görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi ni'metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor? Marziyâtı nedir? Pek sağlam olarak bize ders veriyor. Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakàikı ders veren bu Zâta karşı; herşeyi bırakıp Ona koşmak, Onu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar..belki divâne olmuşlar ki, bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar!..
