İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ herbir mevcûd, hattâ herbir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbâba ve tabiata ve kendi kendine isnâd edilse; o vakit herbir zerre, herbir mevcûd, ya bir ilm-i muhît ve kudret-i mutlaka sâhibi olmalı veyâhut hadsiz manevî makine ve matbaalar, içinde teşekkül etmeli; tâ ona tevdî' edilen acîb vazifeleri yapabilsin. Eğer o zerreler Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse; o vakit herbir masnû', herbir zerre Ona mensûb olur, Onun memuru hükmüne geçer. Şu intisabı onu tecellîye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisabla, nihâyetsiz bir ilim ve kudrete istinâd eder. Hàlık’ının kuvvetiyle, milyonlar defa kuvvet-i zâtîsinden fazla işleri, vazifeleri; o intisab ve istinâd sırrıyla yapar.
İkinci Temsil
İkinci Temsîl: Meselâ iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir; diğeri hamiyetli, milliyet-perverdir. Bir muhârebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisab etmez, kendi başıyla iş görmek ister. Kendi kuvvetinin menba'larını belinde taşımaya mecbur olur. Techizâtını, cephanelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muztardır. O şahsî ve küçük kuvvet mikdarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücâdele eder; fazla bir şey elinden gelmez. Öteki kardeş kendine güvenmiyor ve kendisini âciz, kuvvetsiz biliyor; pâdişaha intisab etti, askere kaydedildi. O intisab ile, koca bir ordu ona nokta-i istinâd oldu. Ve o istinâd ile arkasında, pâdişahın himmetiyle bir ordunun manevî kuvveti tahşid edilebilir bir kuvve-i maneviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlûb ordusu içindeki şahın büyük bir müşîrine rastgeldi; kendi pâdişahı nâmına, “Seni esir ediyorum, gel!” der, esir eder, getirir. Şu hâlin sırrı ve hikmeti şudur ki:
Evvelki başıbozuk, kendi menba'-ı kuvvetini ve techizâtını kendisi taşımaya mecbur olduğu için, gayet cüz'î iş görebilirdi. Şu memur ise; kendi kuvvetinin menba'ını taşımaya mecbur değil, belki onu ordu ve pâdişah taşıyor. Mevcûd telgraf ve telefon teline, makinesini küçük bir tel ile rabtetmek gibi, şu adam bu intisabla kendini o hadsiz kuvvete rabteder.
İşte ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَى ﴿ eğer her mahlûk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad’e isnâd edilse ve onlar ona intisab etseler; o vakit o intisab kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle; karınca, Fir'avun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar.. sinek, Nemrud’u gebertip Cehenneme atar.. bir mikrop, en cebbâr bir zâlimi kabre sokar.. buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve makinesi hükmüne geçer.. havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı işlerinde, teşekkülâtlarında muntazaman, güzelce çalışabilir. Bütün bu kolaylık, bilbedâhe memuriyet ve intisaptan ileri geliyor. Eğer iş başıbozukluğa dönse, esbâba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk yolunda gidilse, o vakit herşey, cirmi kadar ve şuûru mikdarınca iş görebilir.
