İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 340 / 507
340

tecâvüz etmez. Eğer o hazine-i kudsiyenin müşterileri içinde bazıları, o bîçâre hizmetkâra velâyet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar; elbette hakikat-i Kur'âniyenin merhamet-i kudsiyesi şânındandır ki, o hizmetkârını mahcûb etmemek için, hazine-i hàssa-i İlâhiyeden o hizmetkârın hiç haberi ve medhali olmadan, onlara medet versin ve himmet ederek feyizdâr etsin...

İkinci Nokta

İkinci Nokta: İmâm-ı Rabbânî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârukî (R.A.) demiş: “Hakàik-ı îmâniyeden bir tek mes'elenin inkişafı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvâk ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarîkatların gayesi ve neticesi, hakàik-ı îmâniyenin inkişafı ve vuzûhudur.” Mâdem şöyle bir tarîkat kahramanı böyle hükmediyor; elbette hakàik-ı îmâniyeyi kemâl-i vuzûh ile beyân eden ve esrâr-ı Kur'âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlûb olan neticeleri verebilirler.

Üçüncü Nokta

Üçüncü Nokta: Bundan onbir sene evvel, (şimdi otuz seneden geçti) Eski Said’in gâfil kafasına müdhiş tokatlar indi, اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halâskâr taharrî etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs-ı A'zam olan Şeyh-i Geylânî Radıyallahu Anh’ın “Fütûhu'l-Gayb” nâmındaki kitabıyla tefe'ül etti. Tefe'ülde şu çıktı:

اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ

Acîbdir ki; o vakit ben, Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güyâ Ehl-i İslâm’ın yaralarını tedâviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.

İşte Hazret-i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabı bana hitâb ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyât-ı cerrâhiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyât-ı şifâkârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.

Sonra İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbat kitabını gördüm, elime aldım. Hàlis bir tefe'ül ederek açtım. Acâibdendir ki, bütün Mektûbatında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektûb bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektûbların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektûb” diye yazılı olarak gördüm. Fesübhânallâh! dedim, bu bana hitâb ediyor. O zaman Eski Said’in bir lakabı, “Bediüzzaman”dı.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.