Üçüncü Esas
Üçüncü Esâs: Naklolunan haberler eğer tevâtür sûretinde olsa, kat'îdir. Tevâtür iki kısımdır. (Hâşiye) [^2] Biri: “Sarîh tevâtür”, biri: “Manevî tevâtür”dür. Manevî tevâtür de iki kısımdır. Biri: “Sükûtî”dir. Yani, sükût ile kabûl gösterilmiş. Meselâ: Bir cemâat içinde bir adam, o cemâatin nazarı altında bir hâdiseyi haber verse, cemâat onu tekzîb etmezse, sükût ile mukàbele etse, kabûl etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hâdisede cemâat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyyâ ve hatâyı kabûl etmez ve yalanı çok çirkin görür bir cemâat olsa, elbette onun sükûtu o hâdisenin vukû'una kuvvetli delâlet eder. İkinci kısım tevâtür-ü manevî şudur ki; bir hâdisenin vukû'una, meselâ; “Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok etmiş.” denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı sûrette haber veriyor.. biri bir çeşit, biri başka bir sûrette, diğeri başka bir şekilde beyân eder; fakat umumen, aynı hâdisenin vukû'una müttefiktirler. İşte, mutlak hâdisenin vukû'u, mütevâtir-i bilma'nâdır, kat'îdir. İhtilâf-ı sûret ise, zarar vermez. Hem bazen olur ki; Haber-i Vâhid, bazı şerâit dâhilinde tevâtür gibi kat'iyyeti ifâde eder. Hem bazen olur ki; Haber-i Vâhid, haricî emârelerle kat'iyyeti ifâde eder.
[^2]:(Hâşiye) Şu risalede "tevâtür" lafzı, Türkçe "şâyia" mânâsındaki tevâtür değil, belki yakìni ifâde eden, yalan ihtimali olmayan kuvvetli ihbardır.
İşte, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bize naklolunan mu'cizâtı ve delâil-i nübüvveti, kısm-ı a'zamı tevâtür iledir; ya sarîhî, ya manevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı çendan, “Haber-i Vâhid” iledir; fakat öyle şerâit dâhilinde, nakkàd-ı muhaddisîn nazarında kabûle şâyân olduktan sonra, tevâtür gibi kat'iyyeti ifâde etmek lâzım gelir. Evet, muhaddisînin, muhakkìkîninden “Elhâfız” tâbir ettikleri zâtlar, lâakal yüzbin hadîsi hıfzına almış binler muhakkìk muhaddisler, hem elli sene sabah namazını işâ abdestiyle kılan müttakì muhaddisler ve başta Buhârî ve Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sâhibleri olan ilm-i hadîs dâhîleri, allâmeleri tashih ve kabûl ettikleri haber-i vâhid, tevâtür kat'iyyetinden geri kalmaz.
Evet, fenn-i hadîsin muhakkìkleri, nakkàdları o derece hadîs ile hususiyet peydâ etmişler ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tarz-ı ifâdesine ve üslûb-u àlîsine ve sûret-i ifâdesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu'u görse, “Mevzu'dur.” der. “Bu, hadîs olmaz ve Peygamberin sözü değildir.” der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır; başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız, İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkìkler; tenkidde ifrat edip, bazı ehâdîs-i sahîhaya da Mevzu' demişler. Fakat, “Her mevzu' şeyin mânâsı yanlıştır.” demek değildir; belki “Bu söz, hadîs değildir” demektir.
Suâl: An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, ma'lûm bir vâkıada: “an filân, an filân, an filân” derler?
