İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 10 / 507
10

Elbette o Zât-ı Zülcelâl’in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki, küre-i arzın kalbindeki Cehennem-i suğrâ çekirdeğinde Cehennem-i kübrâyı saklasın.

Elhâsıl: Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehâsındadır. Hem şu silsile-i kâinâtın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakîli aşağı tarafında; nurânîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuûnâtın ve mahsulât-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev'ine göre, fenâsı altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcûdât-ı seyyâlenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu' ettiği yerdedir. Yani habîsâtı ve müzahrefâtı esfelde, tayyibâtı ve sâfiyâtı a'lâdadır. Hem lütûf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecellîgâhıdır. Tecellîgâhın yeri ise, her yerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhâr-ı Zülcelâl nerede isterse tecellîgâhını açar.

Amma Cennet ve Cehennemin vücûdları ise Onuncu ve Yirmisekizinci ve Yirmidokuzuncu Sözlerde gayet kat'î bir sûrette isbât edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki; meyvenin vücûdu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecellîgâhın, rahmet ve kahrın vücûdları kadar kat'î ve yakìndir.

Dördüncü Sual

DÖRDÜNCÜ SUÂL: Mahbûblara olan aşk-ı mecâzî aşk-ı hakîkiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nâsta bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecâzî dahi bir aşk-ı hakîkiye inkılâb edebilir mi?

Elcevab: Evet, dünyanın fânî yüzüne karşı olan aşk-ı mecâzî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zevâl ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâkî bir mahbûb arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-ı meşrû mecâzî aşk, o vakit aşk-ı hakîkiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hàrika olarak bir dest-i inâyet onu kurtarsın.

Şu hakikati tenvir için şu temsîle bak: Meselâ, şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endâm âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakîki ve umumî, dördü misâlî ve hususî... Herbirimiz kendi âyinemiz vâsıtasıyla, hususî odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ.. âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyîr edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.