İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 317 / 507
317

Bazı Sözlerde ulemâ-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ândan alınan minhâc-ı hakîkinin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de; Ulemâ-i ilm-i kelâm, esbâbı, nihâyet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcibü'l-Vücûd’un vücûdunu onunla isbât ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'ân-ı Hakîm’in minhâc-ı hakîkisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ-yı Mûsa gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu, herşeye okutturuyor.

Hem îmân yalnız ilim ile değil, îmânda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a'sâba, muhtelif bir sûrette inkısam edip tevzî' olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i îmâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre rûh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ.. letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. İşte Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin-i Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor. ∗∗∗

Üçüncü Mesele

Üçüncü Mes'ele

﴾ وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِى آدَمَ ﴿ âyetinin ﴾ اِنَّـهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً ﴿ âyetiyle vech-i tevfiki nedir?

Elcevab: Onbirinci Söz’de ve Yirmiüçüncü Söz’de ve Yirmidördüncü’nün Beşinci Dalı’nın İkinci Meyvesi’nde izâhı vardır. Sırr-ı icmâlîsi budur ki:

Cenâb-ı Hak; kemâl-i kudretiyle nasıl bir tek şeyden çok şeyleri yapıyor, çok vazifeleri gördürüyor, bir sahifede bin kitabı yazıyor, öyle de; insanı, pek çok envâ' yerinde bir nev'-i câmi' halketmiş. Yani, bütün envâ'-ı hayvanatın muhtelif derecâtı kadar, bir tek nev' olan insan ile, o vezâifi gördürmek irâde etmiş ki; insanların kuvâlarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıd koymamış, serbest bırakmış. Sâir hayvanatın kuvâları ve hissiyatları mahduttur, fıtrî bir kayıd altındadır. Hâlbuki insanın her kuvâsı, hadsiz bir mesâfede cevelân eder gibi, gayr-ı mütenâhî cânibine gider. Çünkü insan, Hàlık-ı Kâinâtın esmâsının nihâyetsiz tecellîlerine bir âyine olduğu için, kuvâlarına nihâyetsiz bir isti'dat verilmiş.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.