İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 241 / 507
241

İşte şu hadsiz sür'at ve nihâyetsiz sühûlet, bilbedâhe kudret-i Sâni'in kemâline ve herşey, Ona nisbeten kolay olduğuna delil-i kat'î ve bürhân-ı yakìnî olduğu hâlde; ehl-i dalâletin nazarında, Sâni'in kudretiyle eşyanın teşkili ve icâdı –ki, vücûb derecesinde sühûletlidir– bin derece muhâl olan, kendi kendine teşekkül ile iltibasa sebeb olmuştur. Yani bazı âdi şeylerin vücûda gelmelerini çok kolay gördükleri için, onların teşkilini, teşekkül tevehhüm ediyorlar. Yani icâd edilmiyorlar, belki kendi kendine vücûd buluyorlar. İşte gel ahmaklığın nihâyetsiz derecâtına bak ki; nihâyetsiz bir Kudretin delilini, onun ademine delil yapar; nihâyetsiz muhâlât kapısını açar! Çünkü o hâlde, Sâni'-i âleme lâzım olan nihâyetsiz kudret ve muhît ilim gibi evsâf-ı kemâl, her mahlûkun her zerresine verilmek lâzım gelir; tâ kendi kendine teşekkül edebilsin...

On Birinci Kelime

ONBİRİNCİ KELİME:

وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ Yani: Dâr-ı fânîden dâr-ı bâkîye dönülecek ve Kadîm-i Bâkî’nin makarr-ı saltanat-ı ebediyesine gidilecek ve kesret-i esbâbdan, Vâhid-i Zülcelâl’in dâire-i kudretine gidilecek, dünyadan âhirete geçilecek. Merci'iniz onun dergâhıdır, melce'iniz onun rahmetidir ve hâkezâ...

Şu kelimenin bunlar gibi ifâde ettiği pek çok hakikatler var. Şu hakikatlerin içinde, saâdet-i ebediye ile Cennete döneceğinizi ifâde eden hakikat ise: Onuncu Söz’ün oniki bürhân-ı kat'i-yi yakìniyle ve Yirmidokuzuncu Söz’ün pek çok delâil-i kàtıayı tazammun eden altı esâsıyla o derece kat'î isbât edilmiştir ki, başka beyâna hâcet bırakmıyor. Gurûb eden güneşin, ertesi sabah yeniden tulû' edeceği kat'iyyetinde o iki Söz isbât etmişler ki: Şu dünyanın manevî güneşi olan hayat dahi, harâb-ı dünya ile gurûbundan sonra haşrin sabahında bâkî bir sûrette tulû' edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saâdet-i ebediyeye ve bir kısmı da şekàvet-i ebediyeye mazhar olacaktır. Mâdem Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler bu hakikati kemâliyle isbât etmişler, sözü onlara havâle edip yalnız deriz ki: Sâbık beyânâtta kat'î isbât edildiği üzere: Nihâyetsiz bir ilm-i muhît ve hadsiz bir irâde-i külliye ve nihâyetsiz bir kudret-i mutlaka sâhibi olan şu kâinâtın Sâni'-i Hakîmi ve şu insanların Hàlık-ı Rahîmi, bütün semâvî kitapları ve fermânlarıyla Cenneti ve saâdet-i ebediyeyi nev'-i beşerin ehl-i îmânına va'detmiştir. Mâdem va'detmiştir, elbette yapacaktır. Çünkü va'dinde hulf etmek Ona muhâldir. Çünkü va'dini îfâ etmemek, gayet çirkin bir noksandır. Kâmil-i Mutlak noksandan münezzeh ve mukaddestir. Va'dettiğini yapmamak, ya cehlinden veya aczinden yapamaz. Hâlbuki o Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i külli şey hakkında cehl ve acz muhâl olduğundan, hulf-ü va'd dahi muhâldir. Hem başta Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm olarak bütün enbiyâ ve evliyâ

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.