Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahîh sûreti şudur ki: Ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet olarak ta'lik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:
“DOST İSTERSEN ALLAH YETER.”
Evet, O dost ise, herşey dosttur.
“YÂRÂN İSTERSEN KUR'ÂN YETER.”
Evet, ondaki Enbiyâ ve melâike ile hayâlen görüşür ve vukûâtlarını seyredip ünsiyet eder.
“MAL İSTERSEN KANÂAT YETER.”
Evet, kanâat eden iktisad eder; iktisad eden, bereket bulur.
“DÜŞMAN İSTERSEN NEFİS YETER.”
Evet, kendini beğenen; belâyı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen, safâyı bulur, rahmete gider.
“NASİHAT İSTERSEN ÖLÜM YETER.”
Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddi çalışır.
Sekizinci Mes'ele
Yedinci Mes'elenize bir Sekizinciyi ben ilâve ediyorum. Şöyle ki:
Bir-iki gün evvel bir hâfız, Sûre-i Yûsuf’tan bir aşr, tâ ﴾ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ ﴿ e kadar okudu. Birden ânî bir sûrette bir nükte kalbe geldi: Kur'âna ve îmâna ait herşey kıymetlidir, zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet Saâdet-i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, “şu küçük bir nüktedir, şu izâha ve ehemmiyete değmez” denilmez. Elbette şu çeşit mesâilde en birinci talebe ve muhâtab olan ve nüket-i Kur'âniyeyi takdir eden İbrahim Hulûsî, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle:
En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir. Ahsenü'l-kasas olan kıssa-i Yûsuf Aleyhisselâm hâtimesini haber veren ﴾ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ ﴿ âyetinin, ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'câzkârâne bir nüktesi şudur ki: Sâir ferâhlı ve saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor... Bâhusus kemâl-i ferâh ve saâdet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firâkını haber vermek daha elîmdir; dinleyenlere “Eyvâh!” dedirtir. Hâlbuki şu âyet, kıssa-i Yûsuf (A.S)’ın en parlak kısmı ki; Azîz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saâdetli
