İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 274 / 507
274

ve nukùş-u esmâsını ve murassaât-ı hikmetini ve hedâyâ-yı rahmetini, Onun nazarına arzetmek ve cemâl ve kemâline bir âyine olmaktır, bildim. Şu gaye hayli zaman bana kâfî geldi. Sonra san'at ve icâd-ı eşyadaki hayret-engîz fa'âliyet içinde, gayet derecede sür'atli tağyîr ve tebdildeki mu'cizât-ı Kudret ve şuûnât-ı Rubûbiyet göründü. O vakit bu gaye dahi kâfî gelmemeye başladı. Belki şu gaye kadar büyük bir muktazî ve dâî dahi lâzımdır bildim. İşte o vakit, şu İkinci Remiz’deki muktazîler ve gelecek işâretlerdeki gayeler gösterildi. Ve yakìnen bana bildirildi ki: Kâinâttaki kudretin fa'âliyeti ve seyr ü seyelân-ı eşya o kadar mânidârdır ki, o fa'âliyet ile Sâni'-i Hakîm envâ'-ı kâinâtı konuşturuyor. Güyâ göklerin ve zeminin müteharrik mevcûdları ve hareketleri, onların, o konuşmalarındaki kelimelerdir ve taharrük ise, bir tekellümdür. Demek fa'âliyetten gelen harekât ve zevâl, bir tekellümât-ı tesbihiyedir. Ve kâinâttaki fa'âliyet dahi kâinâtın ve envâ'ının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.

Üçüncü Remiz

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Eşya, zevâl ve ademe gitmiyor; belki, dâire-i kudretten dâire-i ilme geçiyor; âlem-i şehâdetten, âlem-i gayba gidiyor; âlem-i tağayyür ve fenâdan, âlem-i nura, bekàya müteveccih oluyor. Hakikat nokta-i nazarında eşyadaki cemâl ve kemâl; esmâ-i İlâhiyeye aittir ve onların nukùş ve cilveleridir. Mâdem o esmâ bâkîdirler ve cilveleri dâimîdir; elbette nakışları teceddüd eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenâya gitmiyor; belki, yalnız itibarî taayyünleri değişir ve medâr-ı hüsün ve cemâl ve mazhar-ı feyz ve kemâl olan hakikatleri ve mâhiyetleri ve hüviyet-i misâliyeleri bâkîdirler. Zîrûh olmayanlar, doğrudan doğruya onlardaki hüsün ve cemâl, esmâ-i İlâhiyeye aittir; şeref onlaradır, medih onların hesabına geçer, güzellik onlarındır, muhabbet onlara gider; o âyinelerin değişmesiyle onlara bir zarar îrâs etmez. Eğer zîrûh ise, zevi'l-ukùlden değilse, onların zevâl ve firâkı, bir adem ve fenâ değil; belki vücûd-u cismânîden ve vazife-i hayatın dağdağasından kurtulup, kazandıkları vazifenin semerelerini bâkî olan ervâhlarına devrederek; onların, o ervâh-ı bâkiyeleri dahi birer esmâ-i İlâhiyeye istinâd ederek devam eder; belki, kendine lâyık bir saâdete gider. Eğer o zîrûhlar zevi'l-ukùlden ise; zâten saâdet-i ebediyeye ve maddî ve manevî kemâlâta medâr olan âlem-i bekàya ve o Sâni'-i Hakîm’in dünyadan daha güzel, daha nurânî olan âlem-i berzah, âlem-i misâl, âlem-i ervâh gibi diğer menzillerine, başka memleketlerine bir seyr ü seferdir; bir mevt ü adem ve zevâl ü firâk değil, belki kemâlâta kavuşmaktır.

Elhâsıl: Mâdem Sâni'-i Zülcelâl vardır ve bâkîdir ve sıfât ve esmâsı, dâimî ve sermedîdirler; elbette o esmânın cilveleri ve nakışları, bir manevî bekà içinde teceddüd eder; tahrib ve fenâ, i'dâm ve zevâl değildirler. Ma'lûmdur ki insan, insaniyet cihetiyle ekser mevcûdâtla alâkadar­dır. Onların saâdetleriyle mütelezziz ve helâketleriyle müteellimdir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.