Hàriçte olsa, musâlaha etse; dâhilde olsa, cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfûzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdânı tefessüh eder, hayat-ı ictimâiyeye bir zehir hükmüne geçer. Hâlbuki; Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı ictimâiyeye nâfi' bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabûl eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakk’ı bir cihette tasdik edebilir.
Acaba bu ehl-i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhâd, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve âsâyişi düşünüyorlarsa; Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def'etmesi, bin ehl-i diyânetin idaresinden daha müşküldür. Eğer terakkîyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkîye dahi mânidirler. Terakkî ve ticâretin esâsı olan emniyet ve âsâyişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribâtçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakkî ve saâdet-i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: “Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti.”
“Cevabü'l-ahmaki's-sükût” kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht âkıller bulunduğundan deriz ki:
Ey bîçâreler! Bu dünya bir misâfirhânedir. Her günde otuzbin şâhid, cenazeleriyle “El-Mevtü hak” hükmünü imza ediyorlar ve o da'vâya şehâdet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şâhidleri tekzîb edebilir misiniz?.. Mâdem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah dedirtir. Sekerâtta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümât-ı ebedîyi o sekerâttakinin önünde ışıklandırır, ye's-i mutlakını ümîd-i mutlaka çevirebilir?.. Mâdem ölüm var, kabre girilecek, bu hayat gidiyor, bâkî bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa tüfek de Allah der, top da Allâhuekber diye bağırır, “Allah” ile iftar eder, imsâk eder...
Dördüncü İşaret
Dördüncü İşâret: Tahribâtçı ehl-i bid'a iki kısımdır.
Bir kısmı –güyâ din hesabına, İslâmiyete sadâkat nâmına– güyâ dini milliyetle takviye etmek için, “Zaafa düşmüş din şecere-i nurâniyesini, milliyet toprağında dikmek, kuvvetleştirmek istiyoruz” diye, dine tarafdâr vaziyeti gösteriyorlar.
İkinci kısım; millet nâmına, milliyet hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binâen, “Milleti, İslâmiyetle aşılamak istiyoruz” diye, bid'aları icâd ediyorlar.
Birinci kısma deriz ki: Ey “sâdık ahmak” ıtlâkına mâsadak bîçâre ulemâü's-sû' veya meczûb, akılsız, câhil sofîler! Hakikat-i kâinât içinde kökü yerleşmiş ve hakàik-ı kâinâta kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i
