Altıncı Nükte
Altıncı Nükte: Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hâli ve hakikatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki:
Bir vakit ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿ deki nun-u mütekellim-i maa'l-gayrı düşündüm ve mütekellim-i vahde sîgasından, “na'büdü” sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemâatin fazileti ve sırrı, o “nun”dan inkişaf etti. Gördüm ki; namaz kıldığım o Bayezid Câmiindeki cemâatle iştirâkimi ve herbiri benim bir nev'i şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da'vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde Dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesâret geldi. Birden bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdiklerine ma'nen bir nev'i mazhariyet hissettim. Onda dahi; rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dâirevî saflar içinde kendimi gördüm. ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿ dedim. “Benim bu kadar şefâatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar.” Mâdem hayâlen bu perde açıldı; Kâbe-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan îmânın tercümânını mübârek Hacerü'l-Esved’e tevdî' edip emânet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki dâhil olduğum cemâat üç dâireye ayrıldı:
Birinci Dâire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemâat-i uzmâ.
İkinci Dâire: Baktım, umum mevcûdât, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbihât ile meşgul bir cemâat içindeyim. “Vezâif-i Eşya” tâbir edilen hidemât-ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvânlarıdır. O hâlde “Allâhuekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir dâire içinde, hayret-engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki; zerrât-ı vücûdiyemden tâ havâs-ı zâhiriyeme kadar, tâife tâife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki Latîfe-i Rabbâniyem, ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım, o iki cemâat-i uzmâyı niyet ederek demişti...
