Elhâsıl: “Na'büdü” “nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân-ı Hakîm’in tercümânı ve mübelliği olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Medine-i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek; ﴾ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّـكُمْ ﴿ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip; o üç cemâatte herkes benim, gibi ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ ﴿ ile mukàbele ediyor tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip, umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb-ı izzeti, nev'-i beşere belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor, işte bütün mâzi ve müstakbel, zaman-ı hazır hükmüne geçti; bütün nev'-i beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak; o hitâb, o sûretle onlara ediliyor. O vakit herbir Âyât-ı Kur'âniye, gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim-i Ezelî’den ve makam-ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi tercümân-ı àlîşânından aldığı bir kuvvet-i ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde; parlak, hem pek parlak bir nur-u i'câzı içinde gördüm. O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre, yâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; “Elhamdülillâhi alâ nuri'l-îmân ve'l-Kur'ân” dedim. O ayn-ı hakikat olan hayâlden “Na'büdü” nun’una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ânın değil âyetleri, kelimeleri, belki nun-u na'büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.
Kalb ve hayâl, o nun-u na'büdüden çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: “Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı ﴾ نَعْبُدُ ﴿ ve ﴾ نَسْتَعِينُ ﴿ de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlık’a giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizin ile gelebileyim.” O vakit kalbe şöyle geldi ki: De o mütehayyir akla:
Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta; zîhayat olsun; câmid olsun, kemâl-i itâat ve intizam ile vazife sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde, gayet şuûrkârâne, intizam-perverâne ve ubûdiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Ma'bûd-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevkedip istihdam ediyor.
Hem bak, bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara.. herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacâtı var ve vücûd ve bekàsına
